Aktüel_arkeoloji_göbeklitepe Anlamak

  • Uploaded by: onr
  • 0
  • 0
  • November 2021
  • PDF
Download

This article was submit by member and they agreed that they have the permission to submit it. If you own the copyright of this article and want to remove it from our site, please report to us by using this DMCA form. Report DMCA


Overview

Download & View Aktüel_arkeoloji_göbeklitepe Anlamak as PDF for free.

More details

  • Words: 23,284
  • Pages: 108
  • Size: 10.8MB
ktüel GÖBEKLİ TEPE ÖZEL SAYISI Temmuz - Ağustos 2015 / 46 / 15 TL / Kıbrıs 17.5 TL

UYGARLIĞIN DOĞUŞUNDA Neolitik şölenlerin izleri

GÖBEKLİ TEPE’yi

UYGARLIĞIN GİZEMLİ ANITI GÖBEKLİ TEPE 12 BİN YIL ÖNCE KİMLER TARAFINDAN, NASIL VE NEDEN YAPILDI? AA 46 Kapak 5.indd 1

6/19/15 6:48 PM

9 771307 575003

9 771307 575003

46 ISSN 1307-5756

ISSN 1307-5756

46

ANLAMAK

AA 46 Kapak 5.indd 2

6/19/15 6:48 PM

Aktüel Arkeoloji 1

Editörden... Tüm bildiklerinizi unutun... Kutsal alan, tapınak, cennet bahçesi, şölen alanı ya da bunların hiçbiri... Peki

Aktüel Arkeoloji Basın Yayıncılık Turizm Org. Ltd. Şti www.aktuelarkeoloji.com.tr

Göbekli Tepe bugün uygarlığın doğuşunu aydınlatabilir mi? Son araştırmalar gösteriyor ki, Göbekli Tepe uygarlığı anlamamızda çok önemli bir kilit taşı. Bu

Yazı İşleri Müdürü Murat NAĞIŞ [email protected]

kadar önemli bir görevi üstlenmesinin nedeni Göbekli Tepe’nin sadece görkemli bir yer olması değil, arkeolojik olarak bilim dünyasına sunduğu muhteşem bilgiler.

Yayın Koordinatörü Ayşe TATAR [email protected]

Neolitik ve öncesindeki toplumların sosyal ilişkileri, inanç sistemleri, çevresel

Editör Deniz GENCEOLU [email protected]

koşulları, iletişim, üretim ve tüketim ilişkileri, yaşam biçimleri ve sahip oldukları teknoloji ile birçok cevaba ulaşabileceğimiz bir konuma sahip Göbekli Tepe...



Son 10 yılın en önemli arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbekli Tepe’nin kaşifi

Fotoğraf Editörü Aykan ÖZENER [email protected]

ve kazı başkanı Prof. Dr Klaus Schmidt’in vefatından sonra çalışmalara yine Göbekli Tepe ekibi devam ediyor.

Bilişim Danışmanı JBM İnteractive [email protected]

Klaus, Göbekli Tepe’yi şans eseri keşfetmemişti. 30 yıldan daha uzun bir

Çeviriler Ayşe TATAR Deniz GENCEOLU

süredir bölgede çalışan ve Göbekli Tepe’nin öncülü olarak görülen Nevalı Çori başta olmak üzere birçok kazıda yer alan bir bilim insanıydı. Göbekli Tepe’yi

ARKEOLOJİ TRAVEL

bulduğunda ise ne bulduğunu biliyordu. Göbekli Tepe bugün dünyanın en fazla

www.aktuelarkeolojitravel.com

merak uyandıran arkeolojik alanı... Ortaya koyacağı verilerle yüzlerce yıllık

Turizm Projeleri [email protected]

bilginin yıkılıp yeniden kurulacağı bir alan... Bu nedenle bu sayımızda yaklaşık bir yıl önce aramızdan ayrılan Klaus Schmidt’i anmak istedik. Ve hep birlikte

ARKEOLOJİ DÜKKANI

Göbekli Tepe’yi anlamak için birçok soru sorup, cevaplarını almaya çalıştık.

www.arkeolojidukkani.com

Oldukça ilginç sonuçları ve tartışma konuları ile umuyoruz ki Göbekli Tepe

Proje Koordinatörü Gülfem ORANER [email protected]

sayısı herkesin zihnini biraz daha aydınlatacak. Yine son araştırmalar gösteriyor ki Göbekli gerçekten yalnız değil, çevresinde belki onlarca benzer yerleşme var ve bu alanların kazılması ile bölge ilerleyen yıllarda dünyanın en önemli arkeolojik turizm merkezlerinden biri olmaya aday. Bugün IŞİD olarak bilinen terör örgütü, Suriye’de uygarlığın binlerce yıllık kalıntılarını yok ederken, sınırın karşı tarafındaki Şanlıurfa’da uygarlığı anlamak ve anlamlandırmak için büyük bir çaba sarf ediliyor. Bu iki örnek bile bölgenin binlerce yıllık durumunu anlamamıza büyük bir referans sunuyor. Trevor Watkins’in “olasılıkla Neolitik çağlarda topluluklar arası savaşı önlemek için ortak bir barış sağlanmış ve bunun sonucunda bu yapılar ortaya çıkmış olabilir” demesi bile oldukça önemli.

Görsel Yönetmen İsmail YILDIZ [email protected]



AKTÜEL ARKEOLOJİ YAYINLARI www.aktuelarkeolojiyayinlari.com Yazınsal ve Görsel Katkıda Bulunanlar Prof. Dr. Joris Peters, Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, Prof. Dr. Trevor Watkins, Doç. Dr. Bahattin Çelik, Doç. Dr. Halil Tekin, Yrd. Doç. Dr. Işık Adak-Adıbelli, Dr. Brian Hayden, Dr. Jens Notroff, Dr. Lee Clare, Dr. Nadja Pöllath, Dr. Oliver Dietrich, Dr. Tarkan Kahya, Çiğdem Köksal-Schmidt, H. Ali Ekinci, Müslüm Ercan, Nezih Başgelen Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, Göbekli Tepe Projesi

Kapak Görseli

Göbekli Tepe Ana Kazı Alanı – D yapısı Berthold Steinhilber, ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

de yeni bir işbirliği oluşumu ve çalışmaları içine çekmiş durumda. Yakın bir

Yönetim Yeri Şehit Muhtar Mah. İstiklal Caddesi Bekar Sokak No: 18 Kat: 4 34440 Beyoğlu İstanbul - TÜRKİYE (+90) 212 244 25 02 www.aktuelarkeoloji.com.tr - www.arkeolojidukkani.com [email protected] aktuelarkeoloji.com.tr

zamanda kurulum işlemlerini tamamlayacağımız “Türkiye Arkeoloji Vakfı” ve

ISSN 1307 5756

Son zamanlarda üzerinde en fazla durduğumuz konulardan biri olan “Arkeoloji Türkiye’nin Geleceği Olabilir mi?” ana teması Aktüel Arkeoloji Dergisi’ni

“Arkeoloji Dostu” çalışmaları Anadolu’nun binyıllara yayılan evrensel, kültürel, tarihsel ve arkeolojik mirasını “gelecek kuşaklara aktarmak” için bize büyük bir kapı aralayacak. Arkeolojik alanların, kültür kalıntılarının ve binlerce yıllık birikimin, Türkiye’nin geleceğini şekillendiren en önemli değerler bütünü olduğunu zamanla göreceğiz. Bunun için destek vermek isteyen herkese kapımızın açık olduğunu söylememiz gerekiyor.

MURAT NAĞIŞ 2 Aktüel Arkeoloji

Dağıtım YAYSAT Basım Yeri Şan Ofset Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. www.sanofset.com Hamidiye Mah. Anadolu Cad. No:50 Kağıthane / İstanbul Tel: +90 212 289 24 24 / Sertifika No: 12049 Yazıların tüm sorumluluğu yazarlara aittir. Derginin Dili Türkçedir 2 aylık süreli yayınlanır, basın meslek ilkelerine uyar. Tarih, Kültür Sanat Arkeoloji, konularında yayınlanır. Yayın çalışmaları ve yönetim- idari çalışmalar kişilerin gönüllü katılımı ile gerçekleşmektedir. “Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin yayın projesi TÜPRAŞ’ın desteği ile sürdürülmektedir”

İÇİNDEKİLER 06 HABERLER • Kennewick Adamı Kızılderililerin Atası Mıydı? • En Eski Cinayet • Tarihöncesi İnsanların El ile Kavrama Becerileri • Alalakh Kazılarının 15. Yılı • Domuztepe • Pisidia Bölgesi’nde Keşfedilen Ana Tanrıça Tapınakları • Kale Höyük

12 MÜZE

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi

30 Nezİh BAŞGELEN Klaus Schmidt

Özellikle Göbekli Tepe’de geliştirdiği kazı stratejisi, buluntular üzerindeki değerlendirme ve yorumları ile Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemin anlaşılmasına çok önemli katkılar sağlayan Klaus Schmidt`in anısını sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz.

38 MEHMET ÖZDOĞAN Göbekli Tepe’yi Anlamak

Göbekli Tepe hiç kuşkusuz son yılların en etkileyici buluntu yerlerinin başında gelir. Göbekli Tepe kazıları, görkemli tapınakları, boyları 6 metreyi bulan dikilitaş, heykel ve kabartmaları ile konunun uzmanı olsun ya da olmasın gezenleri etkileyecek buluntuları sergileyen bir kazı yeridir.

52 JENS NOTROFF, OLIVER DIETRICH, JORIS PETERS, NADJA PÖLLATH, ÇİĞDEM KÖKSAL-SCHMIDT Uygarlığın Doğuşunda Göbekli Tepe

Günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce bilinçli olarak toprakla doldurulmuş ve yükseltilmiş olan anıtsal yapılar, son Buzul Çağının ardından, Çanak Çömleksiz Neolitik olarak adlandırılan dönemde avcı-toplayıcı gruplar tarafından inşa edilmişti.

70 TREVOR WATKINS

Göbekli Tepe’yi Kim İnşa Etti? Dağın tepesinde çıplak bir kireçtaşı üzerinde konumlanan Göbekli Tepe hemen dikkati üzerine çeker. Göbekli Tepe, tipik, uzun süreli bir kerpiç yerleşim yeri özellikleri göstermez. Su ve yerel yiyecek kaynaklarına olan uzaklığıyla bu yer, insanların kalıcı olarak yaşayabileceği bir yer değildir. Göbekli Tepe’de şimdiye kadar devam eden kazılarda yalnızca anıtsal taş mimari ortaya çıktı, fakat diğer höyüklerden bildiğimiz konutsal yapılara rastlanmadı.

80 BRIAN HAYDEN

Uygarlığın Kökeni Şölenler Şölenler neredeyse herkesin keyif aldığı aktivitelerdir. Doğum günleri, düğünler, bayramlar ve diğer pek çok eğlenceli etkinlik yılın en ilgi çekici anlarını oluşturur. Bugün dünya genelinde pek çok geleneksel köyde düzenlenmeye devam eden şölenler, uygarlığın doğuşunda eğlence yönünün yanı sıra çok daha ciddi bir role sahipti.

90 BAHATTİN ÇELİK

Göbekli Tepe Yalnız Değil 2000 yılından Göbekli Tepe civarındaki bölgede yapılan kültürel envanter çalışmaları kapsamında pek çok Neolitik Dönem yerleşim yeri tespit edildi. Yeni keşfedilen bu yerleşim yerlerinin tümünde, Göbekli Tepe ve Nevalı Çori’den bildiğimiz T-biçimli anıtsal dikilitaşlar ortaya çıktı.

98 MÜSLÜM ERCAN, LEE CLARE Göbekli Tepe’den Son Gelişmeler

Göbekli Tepe ekibi, 2014 sonbaharından beri Göbekli Tepe’de devam eden kazılar ve alanda yapılan sağlamlaştırma ve koruma çalışmaları ile birlikte yapılan yeni keşiflerin yer alacağı yayınların hazırlanmasına odaklanıyor. Aktüel Arkeoloji 3

4 Aktüel Arkeoloji

Aktüel Arkeoloji 5

ArkeoHaber

Kennewick Adamı Kızılderililerin Atası mıydı? Adli antropolog Kari Bruwelheide, Kennewick Adamı’na ait kemikleri diziyor. ©Chip Clark, Smithsonian Institution

W

ashington’da 1996 yılında bulunan ve ‘Kennewick Adamı’ olarak adlandırılan 8 bin 500 yıllık yetişkin erkek iskeleti üzerinde yürütülen antik DNA araştırmaları, iskeletin Amerika Kızılderililerine benzer özellikler taşıdığını gösterdi. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Kopenhag Üniversitesine bağlı uluslararası bir araştırma ekibinin yürüttüğü bu yeni çalışma, 2014’te yapılan ve iskeletin daha çok Japon veya Polinezya özellikleri taşıdığını gösteren çalışmayı da çürütüyor. Yerli Amerika kabilelerinin ‘Kadim Kişi’ ismini verdikleri ve çok eski bir ataları olduğunu düşündükleri ‘Kennewick Adamı’ iskeleti üzerinde yürütülen çalışmalar, Dr. Morten Rasmussen’e göre, hem kabile üyelerini hem de bilim adamlarını aydınlatacak. İskeletin el kemiğinden elde edilen antik DNA örnekleri oldukça aşınmış ve toprak bakterilerinin DNA’sı ile kaplanmıştı. Elde edilen oldukça az miktardaki örnekler, en yeni bilimsel metodlar kullanılarak incelendi. Modern Amerika Yerlileri’nden alınan DNA örnekleri ile karşılaştırılan örneklerin, Washington’da bulunan Colville Kızılderili Bölgesi’ndeki kabilelerle benzerlik gösterdiği tespit edildi.

Heykeltıraş Amanda Danning tarafından yapılan adli yüz rekonstrüksiyonu temel alınarak StudioEIS tarafından oluşturan heykel büst (yukarıda sağda) ©Brittney Tatchell, Smithsonian Institution

6 Aktüel Arkeoloji

Ramussen ve ekibinin yaptığı bir diğer araştırmada, Amerika’nın Montana Eyaleti’nde bulunan ve 12 bin yıl öncesine tarihlenen ‘Anzick Oğlanı’ adlı genç bir erkek çocuğuna ait iskeletten alınan antik DNA örneklerinin de Amerika Kızılderilileri ile ilişkili olduğu saptandı. Ekibe göre, DNA dizilim teknolojilerindeki yeni gelişmeler, insanlık tarihindeki büyük diasporalar ile yerel popülasyonların tarihine ışık tutacak.

Aktüel Arkeoloji 7

ArkeoHaber

En Eski Cinayet 430.000 yıllık kafatası üzerindeki darbe izleri, bilinen en eski cinayetin kanıtı olabilir!

©Javier Trueba, Madrid Scientific Films

İspanya’nın kuzeyinde, Orta Pleistosen’e tarihlenen (781.000 ile 126.000 yıl öncesi) bir yeraltı mağara sistemi olan Sima de los Huesos’ta, Neanderthal ve Proto-Neanderthal oldukları tespit edilen en az 28 bireye ait iskelet kalıntıları ortaya çıkarıldı. Kemikler üzerinde yapılan çalışmalarda 17 farklı bireyin kafatası kemikleri birleştirildi. Ancak bunlar arasından genç bir yetişkine ait kafatası dünyada bilinen en eski cinayeti gözler önüne seriyor.

N

ohemi Sala ve çalışma arkadaşlarının PLOS ONE’da yayınladıkları araştırmaya göre, kafatası üzerindeki ölüm sonrası meydana gelen kırıklar, bireyin ölümü öncesinde gerçekleşen kırık izlerinden kolaylıkla ayırt ediliyor. Sol göz boşluğunun üzerinde yer alan kırıkların, kafatasının iç ve dış tabakalarını etkilediği anlaşılıyor. Her iki kırık izinin boyutlarının ve hatlarının birbirinden farksız olduğunu tespit eden Sala ve ekibi, bunların aynı 8 Aktüel Arkeoloji

obje ile vurulması sonucu gerçekleşebileceğini belirtiyor. Kafatası üzerindeki tahribat ve darbelerin yönü, bunların eşit güç kullanılarak gerçekleştiğini gösteriyor. Araştırma sonucuna göre, kafatası ile beyin arasındaki bariyeri delip geçtiği anlaşılan bu iki darbe, bireyin ölümüne sebep olmuş. Kasıtsız travmalar genelde kafatası yanlarında, kasıtlı travmalar ile genelde yüzde bulunduğundan, bunun bir kaza yaralanması olmadığı çok açık. Araştırmacılara göre bu bireylerarası şiddetin bir sonucu.

Aktüel Arkeoloji 9

ArkeoHaber

© Yale Üniversitesi

Bilim insanları, tarihöncesi insanların ve diğer primatların elle kavrama yeteneklerinin tarih boyunca gelişimini incelemeye devam ediyor.

Tarİhöncesİ İNSANLARIN El İle Kavrama Becerİlerİ

Y

ale Üniversitesinden bir araştırma ekibi tarafından yapılan yeni bir çalışma, primatların, modern insanınkine benzer bir hassas kavrama yeteneği olabileceğine işaret ediyor. Taş aletlerin ortaya çıkışından milyonlarca yıl öncesine tarihlenen fosiller, Australopithecus afarensis türünün de bu gruba dahil olduğunu gösteriyor. Bu çalışma için bir araya gelen robotbilim uzmanları Thomas Feix ve Aaron Dollar (Yale Üniversitesi) ile antropologlar Tracy Kivell (Kent Üniversitesi) ve Max Planck (Antopoloji Enstitüsü) ve primat uzmanı Emmanuelle Pouydebat (Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) primatların hassas kavrama yeteneklerini inceledi.

Yaşayan primatlara ait iskeletler ile tarihöncesi insanlara ait fosil kalıntılarının baş ve işaret parmaklarını oluşturan bölümleri ölçerek, kinematik bir model oluşturan araştırma ekibi, bu model üzerinden parmak hareketlerini inceledi. Araştırma sonuçları başparmak uzunluğunun ya da gelişmiş eklem hareketlerinin iyi bir kavrama yeteneği sağlamadığını gösterdi. Yaşayan diğer pri-

10 Aktüel Arkeoloji

matlarla karşılaştırıldığında insan elinin özellikle de küçük objeler için en gelişmiş kavrama yeteneğine sahip olduğu anlaşıldı. Primatların elle kavrama yetisi üzerine daha önce yapılan çalışmalar, parmakların duruşuna, el ile obje arasındaki temasa veya başparmağın diğer parmaklara göre uzunluğu gibi alanlara odaklanmıştı. Yeni araştırma ise baş ve işaret parmakları arasındaki ilişkiyi, özellikle küçük objeleri hassas kavrama yetisi üzerinden inceliyor. El becerisinin, erken primatları erken memelilerden ayıran en temel adaptasyon olduğu düşünülüyordu. Bu tür yeteneklerin, hareket yeteneği ve alet kullanımının getirdiği mekanik gerekliliklere daha fazla ihtiyaç duyulmamasından dolayı evrimleşerek geliştiği düşünülüyordu. Erken dönem homininlerin, özellikle alet kullanımı konusundaki kavrama kapasiteleri üzerinde tartışmalar devam ediyor. Yapılan yeni çalışma bu soruların bir kısmını aydınlatabilir. Örneğin bu çalışma, erken insan türü Australopithecus afarensisin taşları kesmek için gerekenden daha fazla el becerisine sahip olabileceğini gösteriyor.

Aktüel Arkeoloji 11

ArkeoMüze

ŞANLIURFA ARKEOLOJİ MÜZESİ Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, Arkeopark ve Edessa Mozaik Müzesinden oluşan Haleplibahçe Müze Kompleksi, 34 bin metrekarelik kapalı alanıyla Türkiye’nin en büyük müzesi olma özelliğini taşıyor.

B

ereketli Hilal olarak kabul edilen bölgede, uygarlığın doğduğu toprakların en önemli merkezi olan Göbekli Tepe’ye ve diğer Neolitik alanlarla birlikte yüzlerce höyük ve antik kente ev sahipliği yapan Şanlıurfa’nın en çok ihtiyaç duyduğu yeni bir müzeydi. Dünyanın en eski heykeli “Urfa Adamı”, son dönemlerin en görkemli mozaiklerini oluşturan Haleplibahçe ve Edessa Krallığı mozaiklerine de sahip olan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Haleplibahçe Müze Kompleksi 24 Mayıs 2015 tarihinde ziyarete açıldı. Göbekli Tepe, Nevalı Çori, Akarçay Tepe, Hassek Höyük, Gre Virike, Lidar Höyük gibi höyüklerin her biri uygarlık tarihinin mihenk taşlarını oluşturuyor. Şanlıurfa’da özellikle 1960’lı yıllardan beri yapılan Baraj Kurtarma Kazıları ile çok önemli arkeolojik eserler keşfedildi. Çağdaş müzecilik anlayışı ile kurulan yeni Şanlıurfa Arkeoloji Müzesinde bu höyüklerin her biri, gerek kazı hikayesi gerekse eserleri ile, bölgede uzun yıllar çalışmış ve bu kazılarda görev almış deneyimli bilim insanlarının desteği ve katkısı ile özel tasarlanan bir mekan içerisinde sergileniyor.

12 Aktüel Arkeoloji

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi; sergileme alanı, yemeiçme mekânları ve ticarî mekânlar, depo alanları, servis alanı ve fuaye olmak üzere toplam üç katlı olarak tasarlanmış. Müzede ayrıca toplantı salonu, çocuk oyun alanı, kütüphane, ticari birimler, araştırma ve uzman odaları ile laboratuvar alanı da yer alıyor. MÖ 9500’lü yıllara tarihlenen ve “dünyanın gerçek boyutta  yontulmuş ilk insan heykeli” olarak bilinen 180 santimetre boyundaki Urfa Adamı heykeli, Şanlıurfa Müzesinde özel olarak ayrılan bir bölümde sergileniyor. Şanlıurfa Müzesi hem bölge tarihi hem de çağdaş müzecilik anlayışı açısından büyük önem taşıyor. Burası, bölgedeki arkeolojik alanları ziyaret etmeden önce mutlaka uğranması gereken ilk durak. 1950’li yıllarda kaçak kazılar ile yağmalanan Edessa Krallığı’na ait mozaiklerin en önemlilerinden biri olan Orpheus Mozaiği, yine Aktüel Arkeoloji Dergisinin  başlattığı kampanya ve Kültür ve Turizm Bakanlığının girişimleri ile ABD’den geri istenmiş ve mozaik 2012 yılında ülkemize iade edilmişti.

Şanlıurfa’ Arkeoloji Müzesi açılana kadar İstanbul Arkeoloji Müzelerinde misafir olan Orpheus Mozaiği, yeni müzenin açılması ile birlikte kendi topraklarına geri döndü ve müzede özel olarak sergilenmeye başlandı.

Aktüel Arkeoloji 13

ArkeoHaber

15.

ALALAKH KAZILARININ YILI

K

oç Üniversitesi desteği ve Koç Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. K. Aslıhan Yener’in başkanlığında yürütülen Alalakh (Tell Atchana) kenti kazılarının 15. yılı Hatay Arkeoloji Müzesinde düzenlenen etkinlikle kutlandı. “Alalakh Kazılarının 15. Yılı” kutlama programı, uluslararası alanda birçok arkeoloji uzmanının katılımıyla gerçekleşerek, insanlığın tarihine ışık tutan onlarca eserin ortaya çıkarılma süreci katılımcılarla paylaşıldı. İki gün süren etkinlik kapsamında çalışmalar hakkında detaylı bilgiler aktarılarak, son gün programa katılan tüm davetliler kazı alanını gezme imkanına sahip oldular. Atchana Höyük, antik Alalakh kenti, Hatay sınırları içinde günümüz Antakya’sı yakınlarındaki Amik Ovası’nda Asi Nehri’nin kenarında yer alır. 22 hektarlık bir alanı kaplayan höyük, bölgedeki en büyük Orta ve Geç Tunç Çağı (MÖ 2000-1300) yerleşimi 14 Aktüel Arkeoloji

olup MÖ 2. binyılda bölgedeki Mukiş Krallığı’nın başkentliğini yapmıştır. Anadolu, Yakındoğu ve Doğu Akdeniz kültürleri arasındaki geçiş noktasındaki konumu itibariyle tampon bölge görevi gören yerleşimde, erken kültürel etkileşimlerin ve Tunç Çağındaki küreselleşmenin izleri ilk olarak 1930 ve 40’larda İngiliz arkeolog Sir Leonard Woolley tarafından yapılan kazılarda açığa çıkarılmış, 2000’den itibaren ise Koç Üniversitesinin kurumsal desteğiyle K. Aslıhan Yener tarafından yapılan kazılar ile yeni bilgilere ulaşılmaya devam edilmiştir. Atchana Höyük’teki kalıntılar Antakya turizminin önemli bir parçasını oluşturur. Kazı alanından çıkarılan bu eserlerin hemen hemen hepsi Hatay Arkeoloji Müzesinde, sergilenmekte olup, IV. Tabaka bit-hilani üsluplu saraydan ilham alınarak tasarlanan Alalakh sergi salonu da bir başka ziyaret noktasıdır. Soyut aslan heykelleri, Minos üsluplu duvar freskleri, tabletler, mühürler ve Yarim-Lim heykel başı gibi birçok eserin röprodüksiyonu yaratıcı bir üslupla müzede sergilenmektedir. Bu eserler, Tunç Çağında Alalakh’ın uluslararası kültür ve zenginliğinin en önemli kanıtlarıdır.

Aktüel Arkeoloji 15

ArkeoHaber

Domuztepe Doğu Akdeniz’de Bir Mezopotamya Geç Neolitik Yerleşimi Halil Tekin

Taş döşeli avludaki toplu buluntu içinden ele geçen kaideli meyvelik

16 Aktüel Arkeoloji

T

ürkiye Doğu Akdeniz’i olarak tanımlanan coğrafyanın iç kesimlerinde; Kahramanmaraş-Gaziantep il sınırına yakın bir konumda bulunan Domuztepe arkeoloji çevrelerince 1993 yılından beri bilinir. Bir Amerikan-İngiliz heyeti tarafından Kahramanmaraş ili sınırları içinde başlatılan arkeolojik yüzey araştırması esnasında tespit edilen yerleşim, muazzam genişliği ve üzerindeki arkeolojik malzemesiyle heyet üyelerinin dikkatini çekmiş; iki yıl yürütülen yüzey araştırmasında etraflıca araştırıldıktan sonra sistemli kazılar aynı heyet tarafından 1995 yılında başlatılmıştır. 2006 yılına kadar California Üniversitesinden Prof. Dr. Elizabeth Carter başkanlığında yürütülen kazılar 2008 yılında Manchester Üniversitesinden Prof. Dr. Stuart Campbell tarafından devralınmış ve 2012 yılına kadar aynı heyet tarafından sürdürülmüştür. İngiliz heyeti bazı finansal ve bürokratik nedenlerle kazılara devam edemeyeceğini ve kazıları devretmek istediğini bildirmesinin ardından, Kültür ve Turizm Bakanlığı bu talebi uygun bulmuş; ancak kamulaştırma sorunları çözülünceye kadar kazıların Kahramanmaraş Müze Müdürlüğü başkanlığında Hacettepe

Üniversitesine mensup bir heyet tarafından yürütülmesi kararlaştırılmıştır. 2013 yılında bürokratik işlemler ve lojistik çalışmalara ağırlık verilmiş; 2014 yılında ise yeni kazı heyeti ilk kez arazi çalışmalarına başlamıştır. Üzerindeki yaban domuzu yuvalarının çokluğundan dolayı yerel halk tarafından Domuztepe olarak adlandırılan yerleşim, Kahramanmaraş ili, Pazarcık ilçesi, Narlı beldesi, Emiroğlu köyü sınırları içinde; Aksu Nehri’nin küçük bir kolu olan Mizmilli Çayı’nın kenarında yer alır. Yaklaşık 20 hektarlık bir genişliğe sahip oval görünümlü höyüğün biri güneyde, diğeri kuzeyde olmak üzere iki konisi vardır ve bunların ovadan yüksekliği 15 metre civarındadır.

Domuztepe’nin bir Mezopotamya yerleşimi olduğu ilk kazı sezonunda tespit edilmiş; özellikle höyük yüzeyinin tümünü kaplayan Halaf boyalılarına ait parçalar dikkat çekmiştir. Eski kazı heyeti tarafından yürütülen çalışmalar daha çok höyüğün güney yükseltisindeki “Operation 1” olarak tanımlanan alanda yoğunlaştırılmış; bunun yanı sıra yerleşimin farklı yerlerinde de sondaj niteliğinde kazılar gerçekleştirilmiştir. Bu alanın orta kesiminde bir derinlik sondajı ile ana toprağa kadar inilmiş ve yerleşimin en alt katmanının MÖ 7000’lerde, yani Geç Neolitiğin en erken aşamasında başladığı saptanmıştır. Alanın hiç kuşkusuz en dikkat çekici buluntuları Ölüm Çukuru olarak tanımlanan bölümden gelmiştir. Çok sayıda insan ve hayvan iskeletinin yanı sıra bunlarla ilintili ritüel nitelikli arkeolojik buluntular bu alanı özel kılar. Höyük yüzeyinde uzun yıllar tarımsal etkinlikler gerçekleştirildiğinden üstteki tabakaların mimarisine ait taşlar yer yer sökülmüş ve köylüler tara-

fından tarla sınırlarında biriktirilmiştir. Bu nedenle kazılar başlatıldığında yüzey toprağının hemen altından gelmeye başlayan mimariye ait duvarlar bazen eksik ortaya çıkmaktadır. 2014 kazılarında Alan 1 olarak tanımlanan bölümde iki yapı katının varlığı saptanmış; bunlardan üstteki (1. Yapı Katı) yuvarlak planlı bir bina ile temsil edilmektedir. Yüzeye çok yakın olmasından dolayı binanın bir kısmı tarımsal etkinlikler nedeniyle tahrip olmuştur. Geçmiş yıllardaki kazılarda varlığından haberdar olunan bu mimari plan Mezopotamya’nın çağdaşı pek çok merkezde ortaya çıkartılan ve tholos olarak adlandırılan mimariyle aynı özelliğe sahiptir. Maalesef tek sırası korunmuş olan binanın dikdörtgen ön odasının sadece bir duvarı mevcuttur. Yuvarlak yapının içinde çok az arkeolojik kalıntıya rastlanmış olmasına karşın; Güney Mezopotamya etkisini kanıtlayan Ubaid boyalılarına ait parçalar bulunması açısından önem taşır.

Taş döşeli avludaki toplu buluntu içinden ele geçen insan tasvirli kap parçaları

2014 yılı kazı çalışmaları

Aktüel Arkeoloji 17

Alan 1’deki Geç Neolitik mimari kalıntıları

Taş döşeli avludaki toplu buluntu içinden ele geçen koç biçimli kap

18 Aktüel Arkeoloji

Alttaki (2. Yapı Katı) ise dörtgen planlı ve en az üç geniş odasının varlığı saptanan büyük bir bina ile temsil edilir. Orta kısmında, zemini farklı boyutlardaki taşlarla döşeli geniş bir avlusu bulunan yapının içinde çok sayıda Halaf boyalılarına ait parça ele geçirilmiştir. Taş döşeli avlunun güney kesiminde özenli biçimde istiflenmiş izlenimi veren toplu buluntu dikkat çekicidir. Bu alanda çok sayıdaki pişmiş toprak kabın yanı sıra serpantinden yapılmış kaplar kırık halde bulunmuştur. Serpantinden üretilmiş farklı formdaki kaplarla birlikte yüzeyinin tümü boyalı pişmiş topraktan koç biçimli iri bir kap ile kaideli bir meyvelik formundaki kap bunlar içinde özel bir yer tutar. Bunların yanı sıra iki pişmiş toprak kap parçası üzerindeki boya bezekte Halaf insanlarının tasvirlerine yer verilmiştir. Bunlardan bir tanesinde iki erkek başı

yer alırken, diğerinde ayakta duran ve iki kolunu yana açmış bir erkek resmedilmiştir. İkincisinin kollarından sarkan püskülleri bir kartalı anımsatır ve bir ayini yöneten “şaman” görüntüsü verir. Domuztepe’de geçmiş yıllarda yürütülen kazılarda böyle bir “şaman” tarafından yönetilen ve kafaları olmayan cesetlerin yer aldığı ölü ritüeliyle ilgili sahne, iri bir vazo üzerinde resmedilmiştir. Kahramanmaraş Müzesinde sergilenen bu kap Çatalhöyük duvar resimlerindeki sahneleri çağrıştırır. Domuztepe’de, eski kazı heyeti tarafından elde edilen radyokarbon ölçümlerine göre MÖ 7000’lerden itibaren iskân edilmeye başlanıp yaklaşık MÖ 5400’lerde terk edilmiştir. Her ne kadar arkeoloji çevrelerinde Domuztepe’nin bir Halaf yerleşimi olduğu öne çıkmış olsa da aslında yerleşim Geç Neolitiğin tüm aşamalarını kapsar; daha da önemlisi Yakındoğu’da çok az bilinen Halaf-Ubaid geçiş evresi ve Erken Ubaid hakkında da bilgi sunan ender kazılarından biridir. Yakındoğu’da bilinen büyük boyutlu Neolitik yerleşimler ortalama 10-15 hektar genişliğe sahiptir. Anadolu’nun bilinen en büyük Neolitik yerleşimi olan Çatalhöyük yaklaşık 12 hektar kadardır; oysa Domuztepe 20 hektarlık bir genişliğe sahiptir. Aynı şekilde çağdaşı Mezopotamya Neolitik yerleşimlerinin ortalama 3-5 hektarlık bir alanı kapladığı göz önünde tutulursa Domuztepe’nin potansiyeli daha iyi anlaşılabilir. Neolitik köy yaşamından Kalkolitiğin ilk merkezileşme sürecine geçişi temsil eden bir yerleşim olan Domuztepe kazıları geleceğe yönelik uzun erimli bir proje olarak planlanmaktadır.

Aktüel Arkeoloji 19

20 Aktüel Arkeoloji

Aktüel Arkeoloji 21

22 Aktüel Arkeoloji

Aktüel Arkeoloji 23

ArkeoKitap LYKİA KİTABI Bu kitap, Lykia’yı öğrenmek ve anlamak için iyi bir kılavuz olsa da, asıl amaç bundan çok ötedir: Lykia Bölgesi’nin kültür, tarih ve sanatı, sosyal, siyasi ve ekonomik yaşamıyla birlikte ve her dönemiyle ilk kez 130 kent/yerleşim örneğinde anlatılmaktadır. Yazarın bilimsel konulardaki kendi özgün yorumları ve değerlendirmelerini içeren bu kitap özenli ve yalın bir dille yazılmıştır ki sadece arkeologlar ve ilgililer değil herkes keyifle okusun. Asıl amaç, Lykia bilimine topluca katkı vermekse de, bu bahaneyle arkeolojiyi-tarihi paylaşmak, sevdirmek ve tarihsel emanetlerin kendiliğinden korunmasını sağlamaktır. Nevzat Çevik / Suna – İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü

SYLLOGE NUMMORUM GRAECORUM British Academy’nin bir projesi olan Sylloge Nummorum Graecorum ciltleri, dünyanın birçok ülkesindeki bilimsel kuruluşlar aracılığıyla kamu müzeleri ile özel koleksiyonlardaki sikkeleri bilim dünyasına tanıtmaktadır. Uluslararası Akademiler Birliği nezdinde SNG projesinin Türkiye’deki temsilcisi olan Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü bugüne değin sekiz SNG cildi yayımladı. Şubat 2015 yılında yayımlanan dokuzuncu cilt, Özkan Arıkantürk koleksiyonunda yer alan 827 adet Troas bölgesi sikkesini kapsamaktadır. Katalogdaki en fazla sikke yaklaşık 200 adet ile Aleksandreia Troas’a aittir. Bu kentin yanı sıra Akhilleion, Aioleion, Ophryneion, Pionia, Skamandreia, Thymbra ve Zeleia’ya ait nadir sikkeler de katalogda yer almaktadır. Turkey 9. The Özkan Arıkantürk Collection. Volume 1: Troas Hazırlayan: O. Tekin – A. Erol-Özdizbay / Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü

GÖBEKLİ TEPE Yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihinin en önemli değişimlerinden biri yaşanmaktaydı. İnsanoğlu avcı-toplayıcı bir yaşam tarzından, yerleşik hayata, çiftçi-üretici düzene geçmek üzereydi. Binlerce yıl öncesinin avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde, sandığımız gibi mütevazi ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmemiş olduklarını, aksine, görkemli bir evre yaşadıklarını, Göbekli Tepe’de bize bıraktıkları izlerde görebiliyoruz. Göbekli Tepe’nin etkileyici anıtsal buluntuları yetkin bir taş işçiliğini yansıtmakta, taş üzerinde kabartma tekniğiyle yapılarak aktarılan motiflerin içerik zenginliği ise karmaşık bir düşünsel düzeye ulaşıldığını göstermektedir. Tüm bu bulguların yanında, eserlerin nitelik ve nicelikleri gözlemlendiğinde, raslantısal değil düzenli bir tekrarlama şeklinde saptanabilen büyük boyutluluk, anıtsallık ve sayısal yoğunluk, arka planda olması gereken gelişkin sosyal düzenin, organizasyon ve koordinasyon kabiliyetinin ipuçlarını vermektedir. Klaus Schmidt / Arkeoloji ve Sanat Yayınları 24 Aktüel Arkeoloji

Bu kitaplara arkeoloji dükkanından ulaşabilirsiniz. www.arkeolojidukkani.com

Aktüel Arkeoloji 25

Pısıdıa Bölgesi’nde keşfedilen Ana Tanrıça Tapınakları

Ana Tanrıça’nın tapınağı ve basamaklı kaya sunakları

A

Tarkan KAHYA - H. Ali EKİNCİ

na Tanrıça evrensel bir figürdür. Neolitik Dönemden itibaren ise tüm Akdeniz ve çevresinde tapınım görmüştür. Pisidia Bölgesi’nde Meter Potamene, Meter Metaurene, Meter Ouegna, Meter Polyettene, Meter Tymenene, Meter Kadmene gibi birçok yerel isimle anıldığı bilinir. Bunlar daha da çoğaltılabilir; kültü ile ilişkili Kremna sikkeleri üzerinde yer alan MIDAE DEAE COL CREM lejandı, Tanrıça’nın kentteki kültüne işaret eder. Ona bölgede verilen bu isimler ya niteliğinden ya da tapınım gördüğü yer adlarından kaynaklanmaktadır.

MS 394’te I. Theodosius’un kamuya açık alanlarda bu kültlerin kutlamalarına yasak getirmesiyle büyük bir darbe alır. Bu tarihten itibaren Hristiyanlığının Pisidia Bölgesi’nde çok tanrılı kültleri sistematik olarak yok etmeye çabaladığı ileri sürülmüş, Pisidia Antiokheia’sında Mên Askaênos Tapınağı buna örnek gösterilmiştir; tanrının kutsal alanında heykeller, steller gibi birçok kült nesnesi göksel dinin fanatikleri tarafından hışımla parçalara ayrılmış ve bir daha bir araya gelmemecesine farklı yerlere atılmışlardır. Bu olaydan sonra kutsal alan pagan kült görevlileri tarafından terk edilmiştir.  1960’lı yıllarda tarihi eser kaçaklığı amacıyla modern vandalistler tarafından başı kopartılan Düver Ana Tanrıçası’nın kült heykeli Geç Antik Dönemin bu kıyımından kurtulabilmişti! Ama nasıl? Düver Yerleşim Tarihi Araştırmaları Projesi en erkenden en geçe Tanrıça’nın Pisidia Bölgesi’ndeki kültüne dair her bir tarihi veriyi Düver Ana Tanrıça tapınakları ışığında yeniden ele alarak kültle ilgili bu gibi birçok soruyu cevaplamaya çalışmakta ve bölgede Ana Tanrıça’nın izini sürmeye devam etmektedir. 

26 Aktüel Arkeoloji

MÖ 6. yüzyıla ait bu Arkaik kutsal alan, Düver’in dinsel yaşamında önemli bir rol oynamış ve büyük olasılıkla döneminde, Yarışlı Gölü çevresinin sakinlerine de hizmet etmiş olmalıydı. Alanın konumu, tapınak ve sunakların kendileri ve bunların düzenlenme şekli buranın sıradan bir bağış ve adak adama yeri olarak seçilmediğini düşündürüyor. Tam tersine bu vurgulanmış dini yönü ile bölgenin dini topografyası için oldukça önemli bir merkez, belki de bir olasılık yakın çevre için küçük bir hac merkeziydi.

Tapınağın içinde durumdaki kayadan oyulmuş Ana Tanrıça heykeli

Burdur İli, Yarışlı Gölü, Yarım Ada ve çevresinde sürdürülen Düver Yerleşim Tarihi Araştırmaları Projesi’nin arazi çalışmaları kapsamında Burdur Müzesi tarafından Yarım Ada’da yapılan kurtarma kazılarında, kayadan oyulmuş, basamaklı iki sunak ve kısmen kayadan oyularak inşa edilmiş iki tapınak gün ışığına çıkartılmıştır.

Bu alan -boyutu ve hacmi düşünüldüğünde daha çok yerel bir yöneticiyi akla getiren- siyasi yönetimin resmi himayesini görmüş ve yardımlarını almış olabilir. Ya da toplumun önemli bir parçası olan aristokrat sınıfının “zenginliklerinin kamusal bir ifadesi” idi. Bu düşünce tartışmaya değer. Toplumdaki itibarı artırma amaçlı böylesi girişimler kuşkusuz amacına ulaşmış olmalıydı. Belki de Pisidia yönetici eliti, tanrıça ile yakın ilişkilerini vurgulamaya, böylece yönetimlerinin meşruluğunu artırmaya çabalamışlardı. Ayrıca kültle ilişkili tüm arkeolojik ve epigrafik buluntuların sağlıklı bir şekilde belgelenebilmesi amacıyla devam eden araştırma projesinin önümüzdeki günlerde Yarışlı Gölü çevresinde daha geniş bir alanda yürütülmesi planlanmaktadır.

Basamaklı kaya sunağı I

Bu tapınakların ve sunakların birbirlerine olan uzaklıkları, topografyadaki yerleşimleri, yönelimleri ve işçilikleri, birlikte ve bağlantılı biçimde tasarlandıklarına kuşku bırakmaz. Uzun soluklu bir çalışmanın sonucunda keşfedilen bu tapınak ve basamaklı kaya sunakları, Yarım Ada’nın Demir Çağ inanç ve uygulamalarının anlaşılmasına ışık tutacaktır. Farklı fonksiyonlara sahip ve döşemleriyle bir takım dinsel seremonilere sahne olduğu daha ilk bakışta anlaşılan Düver - Yarım Ada dini kompleksini salt Pisidia Bölgesi için değil, Anadolu ve Antik Dönem inancı için ünik kılan, tapınağının içinde kayadan oyularak neredeyse bağımsız bir heykel haline getirilmiş, oturur vaziyetteki ana tanrıça yontusudur. Tahtında oturan kült heykeline sahip ana kayaya oyulmuş bu tapınak, hem bölge için hem de Anadolu Demir Çağı arkeolojisi için büyük önem taşımaktadır. Keşfin, Antik Dönem din anlayışı, heykeltraşisi, tapınak mimarisi gibi -bölgede tüm çabalarımıza rağmen hâlâ karanlıkta kalan- benzeri konularda sorularımızın cevabı olacağını umuyor ve şimdiye dek bildiklerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Aktüel Arkeoloji 27

Kale Höyük Işık Adak Adıbelli

Kırşehir Kale Höyük genel görünüş

28 Aktüel Arkeoloji

K

ırşehir kent merkezinde yer alan Kale Höyük yaklaşık 20 metre yüksekliği ile şehirdeki en yüksek mevkiidir. Höyük 1960’lı yıllarda ağaçlandırılarak park alanına dönüştürülmüştür. Günümüzde bu görüntüsünü koruyan höyüğün etrafı uzun çarşı olarak bilinen dükkân sıraları ile çevrilidir. Tepe bölümünde ise eski lise binası, Alaaddin Camisi, park ve piknik alanları yer alır. Ayrıca yamaçları tıraşlanan höyüğün etrafına bir araç yolu ve merdivenler inşa edilmiştir. Bu haliyle daha çok ağaçlıklı bir tepe gibi görünen höyüğün, çevre köylerden taşınan

topraklarla oluşturulan yığma tepe olduğuna dair efsanevi bir inanış yaygındır. Şehrin merkezindeki konumu ve sürekli göz önünde bulunması sebebiyle sürekli yerleşim gören höyük, özellikle son elli yılda kent dokusuyla uyumlu hale getirilmek adına yapılan uygulamalarla neredeyse höyük kimliğini kaybetmiştir. 1980’li yıllarda tescillenmesi ile tahribatı kısmen azalan höyükten, tarihi kaynaklar da bahsetmektedir. İlk olarak 17. yüzyılda Katip Çelebi tarafından zikredilen Kale Höyük, bu tarihten sonra şehre gelen yabancı gezgin ve araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Özellikle H. H. von Der Osten tepenin önemli bir höyük olduğundan ve buradaki Hitit buluntularından bahseder. Hatta burayı önemli Kalkolitik merkezler arasında gösterir. Ancak höyükle ilgili ilk kapsamlı araştırma ve yayın 1950’li yılarda B. Alkım ve H. Th. Bossert tarafından yapılmış ve burada yapılacak olan kazı çalışmalarının gerekliliği belirtilmiştir. Kale Höyük’teki ilk arkeolojik kazılar, 2009 yılında Alaaddin Camisi’nin restorasyonu sırasında yapılmıştır.

2012-2014 yılları arasında sürdürülen kazı çalışmaları ilk etapta höyüğün güney ve güney doğusundaki alanda gerçekleştirilmiştir. Yüzeydeki bahçe toprağı kaldırıldıktan sonra, ocak ve belirli bir yapıya bağlı olmayan duvar kalıntılarının olduğu Osmanlı tabakası ortaya çıkarılmıştır. Bu tabakada az sayıda pişmiş toprak pipo parçaları ve mavi beyaz İznik çini parçaları dışında, kaba günlük kullanım kap parçaları bulunmuştur. Osmanlı Dönemi işliklerinin altında çöp çukurları, ocak ve duvar kalıntılarının olduğu oldukça tahrip olmuş başka bir tabaka belirlenmiştir. Bu tabakanın bazı bölümlerinde kısmen korunmuş işlik kalıntıları ve çöp çukurlarından ele geçen ve 13-14. yüzyıllara tarihlenen sırlı tabak ve kandil parçaları ile Selçuklu tarzı alçı stucco (yalancı mermer) parçaları Selçuklu Dönemine ait önemli buluntulardır. Bunların dışında tabakada dağınık halde Bizans, Geç Roma ve Roma dönemlerine ait buluntular da ele geçmiştir. Bu tabakanın altında ise Hellenistik

Hellenistik Döneme tarihlenen çocuk iskeleti

Dönem tabakası vardır. MÖ 4-2. yüzyıllar arasına tarihlenen pişmiş toprak kap parçaları ile tarihlenen tabaka, kendi içerisinde yapı katlarından oluşan evrelere ayrılmıştır. Katmanlarda belirlenen kerpiç ve moloz taşlardan yapılmış duvar kalıntıları yoğun tahrip görmüş ve birbirinin üstüne, alt evreyi tahrip ederek inşa edilmiştir. Hellenistik Dönem tabakasının alt katmanlarını belirlemek amacı ile höyüğün güney eteğinde çalışmalara devam edilmiş, Demir Çağına ait çanak çömlek parçaları ele geçirilmiş, ancak belirgin bir mimari kalıntı ortaya çıkarılamamıştır. Höyüğün diğer bölümlerinde iki farklı noktada açılan sondajlardan birinde henüz işlevi tam olarak belirlenemeyen üç evreli bir mimari kalıntı ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu kalıntının ortaya çıkarılması sırasında Osmanlı Dönemine ait

çanak çömlek parçaları ile birlikte pişmiş toprak pipo parçaları ve kehribar nargile marpucu ele geçirilmiştir. Ele geçen en ilginç eser ise oniksten yapılmış 11 kollu yıldız şeklindeki Teslim Taşı’dır. Bektaşiliğin simgelerinden olan Teslim Taşı aslında 12 köşeli yıldız biçimindedir ve bu köşeler 12 imamı temsil etmektedir. Kale Höyük’ten ele geçen 11 köşeli taş bu sebeple sıra dışı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer sondajda ise oldukça geniş bir kerpiç duvar kalıntısı tespit edilmiştir. Bu duvarda farklı kullanım evrelerinin izlerini görmek mümkündür. Özellikle ortası oyularak açılmış çöp çukuru ve pitos yuvası geç dönem uygulamaları olarak dikkati çeker. Bu alanda ele geçen buluntular arasında Hellenistik Döneme tarihlenebilen kap parçaları dikkat çekicidir.

Roma Dönemine ait olduğu düşünülen akik taşlı yüzük

Kırşehir Kale Höyük güney açmaların hava fotoğrafı

Geç Demir Çağına ait minyatür kap

** 2012-2014 yıllarında, Kırşehir Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Işık Adak Adıbelli’nin bilimsel danışmanlığında kazı çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Aktüel Arkeoloji 29

Nevalı Çori / Veba Vadisi’nden Göbekli Tepe’nin Dilek Ağacına

Klaus Schmidt Nezih BAŞGELEN

30 Aktüel Arkeoloji

Aktüel Arkeoloji 31

2

0 Temmuz 2014 Pazar günü Almanya’da Baltık Denizi kıyısında geçirdiği kalp krizi nedeniyle çok erken yaşta aramızdan ayrılan Göbekli Tepe’nin kazı başkanı değerli dostum Prof. Dr. Klaus Schmidt, 11 Aralık 1953’te Almanya’da Feuchtwangen şehrinde doğmuş, Friedrich-Alexander, Erlangen-Nürnberg ve Ruprecht-Karls-Heidelberg üniversitelerinde prehistorya, klasik arkeoloji ve jeoloji-paleontoloji eğitimi almıştır. Öğrencilik yıllarından itibaren Almanya, Yunanistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün’de çeşitli arkeoloji projelerinde yer alan Klaus Schmidt’in Türkiye ile ilgisi 1978 ve 1979 yılında Elazığ Müzesinde Norşuntepe kazı malzemesi üzerinde yaptığı ve daha sonra doktora tezi olarak yayımladığı buluntu çalışmaları ile başlamıştır.

Aşağı Fırat Havzası Kurtarma Kazıları Projesi Lidar Höyük Kazısında, 1980

32 Aktüel Arkeoloji

Onunla ilk tanışmamız ise 1980’li yılların başında Çayönü kazısından grup olarak Lidar Höyük’teki kazıyı ziyarete gittiğimiz sırada olmuştu. Aşağı Fırat Havzası Kurtarma Kazıları Projesi kapsamında 1979-1987 yılları arasında Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi ve Heidelberg Üniversitesi adına Prof. Dr. Harald Hauptmann başkanlığın-

da kazılan Lidar, Şanlıurfa ilinin kuzeybatısında, Bozova ilçesinin 23 kilometre kuzeyinde yer alan devasa bir höyüktü. 9 yıl boyunca MS 13. yüzyıldan Erken Tunç Çağı ortalarına inen kesintisiz yapı katlarını ortaya çıkaran kazılar sırasında ekip Arap Kantara köyündeki kazı evinde kalmış, bizler de gittiğimizde burada misafir olmuştuk. Norşuntepe’deki gibi düzenli kazı açmaları kadar Prof. Hauptman’ın yeni yaptırdığı yüzey araştırması sırasında Lidar’a bir saatlik yürüme mesafesinde bir yerleşimden toplanan Neolitik bulgulardan çok etkilenmiş, Nevalı Çori = Veba Vadisi’nden de ilk kez orada haberdar olmuştum. Prof. Hauptmann 1979 yılında kazılara başlarken, höyüğün yer aldığı Fırat’ın orta kesiminde yüzey araştırmasını gerekli görmüş, bunun üzerine görevlendirdiği Hans Georg Gebel de Lidar çevresinde Fırat’ın Şanlıurfa yakasında yürüyerek araştırmalarına başlamıştı. Hilvan İlçesi Güluşağı köyünün kuzeybatısında, Fırat’ın bir kolu olan Kantara Deresi’nin iki yanında yüzeyde yoğun dilgi parçaları, küçük ok uçları ve çakmaktaşlarının olduğu buluntulara rastladığında, burayı bir ilk Neolitik Çağ yerleşmesi olarak tanımlayarak,

kendisine eşlik eden çobanın referansıyla “Nevalı Çori I” ismini vermişti. Paleolitik Çağa tarihlenen başka buluntu yerlerinin de olduğu bu vadinin içinde Urfa Müzesi Müdürü rahmetli Adnan Mısır ve Harald Hauptmann’ın doğru bir öngörüyle 1983 yılında başlattıkları kazı ve elde edilen sonuçlar, Yakındoğu Neolitik araştırmaları açısından bir dönüm noktası olmuştu. Klaus, ilk dönemde arazi sorumlusu, daha sonraları ise küçük buluntuların belgelenmesinden sorumlu olarak buradaki tüm kazı çalışmalarına katıldı. İlk sezonlarında, kazı izni sadece bir ay olduğu için, ekip güneşin doğuşundan batışına kadar hiç ara vermeden çalışmış, her gün vadiye bir saatlik yürüyüş gerektiğinden, sabah 04.00’te yola koyulup akşam 20.00’de geri dönmüşlerdi. Arazideki bu çalışmalarının yanı sıra Klaus, 1983 yılında Heidelberg Üniversitesinde Prof. Dr. Harald Hauptmann danışmanlığında‚ “Die lithischen Kleinfunde vom Norşuntepe” konulu doktora tezini bitirmiş, 1984-1986 yıllarında Alman Arke-

Nevalı Çori kazısı hava fotoğrafı.

Aktüel Arkeoloji 33

Neolitik Çağa tarihlenen Nevalı Çori I’de ortaya çıkarılan mimari kalıntılar, Orta Fırat Havzası’nın Erken Neolitiği hakkında önemli bilgiler vermişti. Özellikle daha sonraları Göbekli Tepe, Urfa Yeni Mahalle, Karahan, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe’de benzerleri görülen “T” biçimli sütunların ilk örneğinin görüldüğü kült binasının bulunuşu önemli bir keşif olmuştu. 1987 yılı kazı sezonunda, üzerinde kabartma bantlar olan bir dikilitaşın, kare planlı bir yapının merkezindeki iki dikilitaştan biri olduğu ve üzerinde yer aldığı zeminin de Çayönü’nden bildiğimiz tarzda bir terrazzo taban olduğu anlaşıldığında, konuyla ilgili herkes heyecanlanmıştı. Buradaki taban, kireç grisi rengi dışında Çayönü’nde, üstünde birbirine paralel beyaz çizgilerin olduğu kırmızı taban ile aynıydı. Yapının, iç duvarlarına bitişik küçük dikilitaşlarla bölünmüş olduğu, aralarında seki benzeri kapama levhaları olduğu anlaşılmıştı. Çayönü’ndeki terrazzo döşemeli bina, boydan boya yaran “S” şeklindeki büyük bir çukur nedeniyle kısmen tahrip olmuştu. Bu çukur muhtemelen ortasında yer aldığı düşünülen iki dikilitaşı da yok etmişti. Buna karşılık, Nevalı Çori’deki Terrazzo Yapısı’nın planı tam olarak korunagelmişti. Harald Hauptmann tarafından ayrıntılı rekonstrüksiyon çizimiyle yayımlanan, üç farklı evreye ayrılmış Nevalı Çori yapısı, bu ilk Neolitik yapının büyük bir ihtimalle kült amaçlı yapıldığını bize göstermekteydi.

Çayönü kazıları, Doğu alanı ve terrazo yapısı, kuzeykuzeybatıdan görünüm (Fotoğraf: Nezih Başgelen, 1980).

Nevalı Çori, III nolu kült yapısı.

oloji Enstitüsü (DAI) seyahat bursunu da kazanmış, 1986-1995 yılları arasında Alman Araştırma Vakfı (DFG) bursunu kazanarak Heidelberg Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalında araştırmacı olarak çalışmıştır. Günümüzde Atatürk Baraj Gölü suları altında kalmış iki yerleşim alanlı bu höyüğün doğu yakadaki parçası Nevalı Çori I, batı taraftaki ise Nevalı Çori II olarak adlandırılmıştı. 1983, 1985-1987 ve 1989-1991 yılları arasında Çanak Çömleksiz 34 Aktüel Arkeoloji

Ne­va­lı Ço­ri, 1991-92 kı­şın­da Ata­türk Ba­ra­jı göl ala­nın­da­ toplanan su­lar al­tın­da kal­dı. Son ka­zı se­ zo­nu­nda Ha­rald Ha­upt­mann buradaki Ter­raz­zo’lu Kült Ya­pı­sı’­nın son­ra­ki ku­şak­la­ra kala­bil­mesi için, ya­pı­nın bü­tün taş­la­rı­nı baş­ka bir ye­re ta­şı­ma ka­ ra­rı al­dı. Bu zor iş, değerli arkadaşımız Mu­rat Ak­ man’ın özverili ça­lış­ma­sıy­la ger­çek­leş­ti­ril­di. Her taşı nu­ma­ra­lan­dı­rdığı ve bir plan üze­rin­de ayrıntılı olarak işa­ret­lediği için güzel bir tesadüfle 24 yıl sonra gene kendisi tarafından yeni Şanlıurfa Müzesinin içinde ya­pı­nın ori­ji­na­li­ne uy­gun şe­kil­ de ye­ni­den kurulabildi. Yapının sökümü sırasında ise şaşırtıcı bir sürprizle karşılaşılmış; do­ğu du­ va­rın­da üs­tü ör­tül­müş çok sa­yı­da ki­reç­ta­şı hey­kel­ bulunmuştu. O güne kadar karşılaşılmamış özellikteki bu heykel bu­lun­tu­la­rı­ sanki bu­ra­ya bir tür “mezara” ko­nur gi­bi yer­leş­ti­ril­mişti. Bu du­rum­ kült ya­pısı­nın do­ğu bölümünün, di­ğer bu­lun­tu

yer­le­rin­de rastlandığı gibi bir gö­mme ye­ri olarak mı ter­cih edi­ldiği sorusunu akla getirmesi açısından önemli bir bulguydu. 6-10 Temmuz 1992’de Heidelberg’te yapılan 39. Rencontre Assyriologique Internationale (Uluslarası Assiriyoloji Kongresi) toplantısına Prof. Hauptmann’ın yönlendirmesiyle bir bildiri ile katıldığımda, hazırlanan bir sergi dolayısıyla Nevalı Çori’deki son gelişmelerden haberdar olmuş, Klaus’la da ayrıca görüşme imkânım olmuştu. Nevalı Çori buluntularının Heidelberg’te değerlendirilmesi sırasında ortaya çıkan sonuçlar, bilim dünyasında şaşkınlık yaratacak ölçüde önemliydi. Aynı yıl, Şanlıurfa şehir merkezinin yaklaşık 4 kilometre güneydoğusunda yer alan ve Urfa Tüneli yapımı sırasında kısmen tahrip olan Kazane Höyük’te, ABD Virginia Üniversitesinden P. Wattenmaker yönetiminde, höyüğün tabakalanmasını saptamak amacıyla üç yerde kazılar başlatılmıştı. Kazane kazılarına katılan Amerikalı ünlü arkeolog Henry T. Wright 1994 yılında, Kazane’nin birkaç kilometre kuzeybatısında o döneme kadar bilinmeyen oldukça geniş bir Neolitik yerleşme yeri olduğunu tespit etmişti. Burası Gürcütepe köyü yakınında Harran Ovası’nın başlangıcında; doğubatı istikametinde yan yana dört tepeden oluşan bir höyük dizisiydi.

İlk kazı sezonunun çekirdek grubu arkeolog olarak Klaus Schmidt, Manuela Beile Bohn, Songül Ceylan, Christoph Gerber, daha sonra Klaus’un eşi olacak olan Çiğdem Köksal, Michael Morsch ile topograflar Markus Geiß ve Stefan Obermeier’den oluşmuştur. Gürcütepe II höyüğü 8 metre yükseklikte, 200 metre çapındadır. Üçüncü kazı sezonunda Gürcütepe II’de açılan derin sondaj sürpriz so-

Soldan sağa Nezih Başgelen, Cihat Kürkçüoğlu, Klaus Schmidt, Çiğdem Köksal Schmidt Göbekli Tepe’de

Prof. Dr. Klaus Schmidt, Şanlıurfa kazı evinde çalışma odasında, Mayıs 2014

Aynı yılın ekiminde, Göbekli Tepe üzerinde yer alan dilek ağacına çıkan Klaus Schmidt, çevresindeki kalıntıların, Nevalı Çori’de gördüğü benzer bulguların yardımıyla Neolitik Döneme ait olduğunu yeniden keşfetmişti. Bu çarpıcı keşiflerden sonra, her iki yer de pek çok kez ziyaret edilerek ayrıntılı şekilde incelenmiştir. İki yerin de kazılmasının gerekli olduğuna karar verilince, Nevalı Çori ile başlayan proje bakanlıkla imzalanan yeni bir protokolle Urfa Müzesi ile yürütülecek Gürcütepe ve Göbekli Tepe’yi kapsayan “Urfa Projesi”ne dönüştürülür. İlk sezonda Göbekli Tepe ve Gürcütepe’de bir ay çalışmayı planlamışken, Göbekli Tepe’nin gözlerine çok büyük ve ürkütücü gelmesinden ötürü, ilk kazı çalışmaları Gürcütepe’de başlatılır. Şanlıurfa kent merkezi yakınlarındaki karstik araziden doğan küçük bir dere boyunca sıralanan bu höyükler, kazı ekibi tarafından Gürcütepe I; Gürcütepe II; III ve IV şeklinde tanımlanmıştır. Aktüel Arkeoloji 35

nuçlar vermiş, buranın Çanak Çömleksiz Neolitik B (PPNB) ile sınırlandığını tespit etmişlerdir. Bu tespit, sondajlarla araştırılmış diğer Gürcütepe höyükleri için de geçerlidir. Höyüklerin hepsinde yerleşme Çanak Çömleksiz Neolitik B Dönemine tarihlenmektedir. Buradaki zengin hayvan türleri sadece yabani hayvanları, öncelikle de yabani boğayı, ceylanı, yabani domuzu, tilkiyi ve onageri, yani Asya yaban eşeğini kapsamaktadır. Reinder Neef tarafından yapılan botanik buluntu analizlerinde Göbekli Tepe’nin aksine Gürcütepe’de kültüre alınmış bitkilere rastlanmıştır. Gürcütepe’nin “ova yerleşimleri”, Göbekli Tepe’deki “dağ yerleşmesi” karşısında kısmen eşzamanlı konumlanmasına karşın aralarında derin zıtlıklar saptanmıştır. Bu nedenle Göbekli Tepe ve Gürcütepe’nin, döneminin iki karşıt örneği olduğu düşünülmektedir. Buradaki höyüklerdeki çalışmaların devam ettirilmemesi büyük bir eksikliktir. 2011’de Gürcütepe’den geçen Akçakale Mardin çevre yolunun yol açtığı tahribat üzücüdür. 1996’da Ankara’daki 18. Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu’nda 27 Mayıs 1996, Pazartesi günü saat 12.05-12.20’deki ile 1997’de 19. Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu’nda 26 Mayıs 1997 saat 13.0513.20’deki H. Hauptmann - A. Mısır 1996 Yılı Göbekli ve Gürcütepe Kazıları sunumlarında bilim dünyasıyla paylaşılan ilk kazı sonuçları şaşkınlıkla karşılanacak, herkesin merakla beklediği her yeni kazı döneminin sıra dışı bulgularıyla bu ezber bozan sonuçlar artarak bugüne kadar devam edecektir. 1995 yılından itibaren Gürcütepe ile Göbekli Tepe 36 Aktüel Arkeoloji

kazı ve araştırma projesinin alan yöneticiliğini sürdüren Klaus Schmidt, 2003’te Prof. Hauptmann’ın emekli olmasından sonra Göbekli Tepe kazı başkanlığını üstlenmiştir. 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsünün ortak projesi olarak başlayan bu önemli proje, 2007 yılından itibaren Bakanlar Kurulu Kararlı kazı statüsünde yapılmıştır. Şaşırtıcı ve benzersiz bulgularıyla Göbekli Tepe, bugüne kadar çok az bir bölümü kazılmış olmasına karşın avcı-toplayıcı yaşam biçiminden, tarım ve hayvancılığa geçiş sürecini anlamamıza önemli katkılar sağlayan benzersiz bir tarihöncesi yerleşimdir. Klaus Schmidt’in Urfa İli sınırları içindeki Göbekli Tepe’de gün ışığına çıkardığı görkemli sanat eserleri ve kutsal alanlar Neolitik Çağ ile ilgili pek çok bilgiyi altüst etmiş, Göbekli Tepe’nin yalnızca bilim dünyasında değil, tüm dünya kamuoyunda da tanınmasını sağlamıştır. Göbekli Tepe’nin en ilginç buluntuları, genelde üzeri hayvan betimleriyle süslenmiş “T” biçimli anıtsal dikilitaşlardan oluşan, alt kültür katlarında dairesel planlı, üst yapı katlarında dörtgen planlı anıt yapılardır. Jeomanyetik ve jeoradar yöntemleriyle yuvarlak ya da oval planlı yapılardan 20’ye yakını tespit edilmiş, bunlardan 8 tanesi kazıyla ortaya çıkarılmıştır. En son kazısını yapmaya başladığı, bulunanların en büyüklerinden birisiydi. Bu yuvarlak planlı yapıların ortasında, iki tane, boyu 5 metreyi bulan, kireç taşından stilize edilmiş büyük boyutlu insan tasvirleri olarak düşünülen T- biçimli dikilitaşlar bulunmaktadır. Bu iki dikilitaşın çevresinde, aynı şekilde daha küçük dikilitaşlar, bu iki

dikilitaşa yönlendirilmiş araları duvarlarla örülmüştür. Dikilitaşların üzerlerinde kabartma tekniğinde yapılan hayvan motifleri ve çeşitli soyut semboller görülmektedir. Bu ilginç yapı toplulukları, insanlık tarihinde dini mekânların biçimlenmesi, tapınak mimarisinin ve sanatın doğuşu açısından bilinen en eski örneklerdir. Bu yapılar konusundaki değerlendirmeler genellikle bunların tapınak oldukları konusunda yoğunlaşmakta. Ancak tümülüslerde olduğu gibi üzerlerinin örtülmesi, yapımındaki çok yönlü organizasyonu yöneten bir iradenin varlığı, çevreye hakim konumları bunların tapınaksal anıt mezarlar olabileceğini de düşündürüyor. Bu açıdan aynı bölgede Nemrut Dağı zirvesinde Kommagene Kralı Antiokhos I tarafından yaptırılan heykellerle süslü üç kutsal alan, kırma taşlardan oluşan 5o metre yüksekliğindeki suni tepe ve mezar anıtından oluşan hierothesion taş çağında başlayan bu geleneğin sanki Hellenistik bir örneği gibi görünüyor. Bunu tam olarak anlayabilmek için bu yuvarlak yapıların belirli yönlerdeki dikilitaş aralarındaki duvarların Nevalı Çori’deki gibi sökülerek araştırılması önem taşımaktadır. Bu sıra dışı özellikleriyle Göbekli Tepe, bir süre önce UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır. Akademik alanda; 1996-1998 yıllarında Alman Araştırma Vakfı (DFG) doçentlik bursunu kazanmış ve 1999 yılında‚ “Funktionsanalyse der frühneolithischen Siedlung von Nevalı Çori” konulu doçentlik tezini Erlangen-Nürnberg Üniversitesinde vermiş,

2007 yılında aynı üniversitede profesör unvanı almıştır. 1998 ve 1999 yıllarında Prof. Dr. Wolfram Schier adına Bamberg Üniversitesi Arkeoloji Bölümü başkanlığı temsilciliği, 2001 ve 2002 yıllarında Prof. Dr. Hans J. Nissen adına FU Berlin Arkeoloji Bölümü başkanlığı temsilciliği yapmıştır. 2001 yılından itibaren de Alman Arkeoloji Enstitüsünün Berlin’de bulunan merkezinde Orient Bölümünde araştırmacı ve Erlangen-Nürnberg Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Göbekli Tepe kazı başkanlığının yanı sıra Ürdün’deki Aqaba projesinde Ricardo Eichmann ve Lutfi Halil ile birlikte proje başkanlığını da yürütmüştür. Göbekli Tepe ile ilgili “Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı GÖBEKLİ TEPE - En Eski Tapınağı Yapanlar” adlı kitabı Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından 2007 yılında yayımlanmıştır. Yaşamını Urfa Bölgesi Neolitik araştırmalarına ve Göbekli Tepe kazılarına adayan, son yılların dünyada en çok ilgi çeken kazı projelerinden birini sürdürürken erken bir yaşta kaybettiğimiz Klaus Schmidt 25.07.2014’te Almanya’da Bavyera Eyaleti Bellershausen’deki aile mezarlığında törenle toprağa verilmiştir. Özellikle Göbekli Tepe’de geliştirdiği kazı stratejisi, buluntular üzerindeki değerlendirme ve yorumları ile Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemin anlaşılmasına çok önemli katkılar sağlayan Klaus Schmidt`in anısını sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz. Ruhu şad olsun, ışıklar içinde yatsın.

Aktüel Arkeoloji 37

GÖBEKLİ TEPE’Yİ

ANLAMAK

Göbekli Tepe’nin Uygarlık Tarihi İçindeki Yeri Mehmet ÖZDOĞAN

Çayönü’nde bulunan geyik boynuzundan yapılmış orak sapı (üstte) ile obsidyenden yapılmış ok ucu (altta)

Nevalı Çori’den insan başı biçimli heykel. Heykelin boyun kısmındaki kırılma izleri başın bilinçli olarak koparıldığını gösterir. Heykel, köşeli yüz hatları ve derin oyulmuş gözleri ile dikkat çekmektedir.

38 Aktüel Arkeoloji

Aktüel Arkeoloji 39

dirgenmiş “Tarihöncesi İnsan” algısının olmasıdır. Tarihöncesi insanların mağaralarda ilkel bir yaşam sürdürdüklerine olan inanç öylesine baskındır ki sanat, teknoloji, inanç ve soyutlama gibi terimler ile bir arada düşünülmeleri söz konusu bile olamaz. Bu algıyı, dünya kamuoyunda 1960’lı yıllarda günümüzde Göbekli Tepe’nin yarattığına benzer bir heyecan yaratmış olan Çatalhöyük bile bozamamıştır. Göbekli Tepe gibi Çatalhöyük’ün de uygarlık tarihi içindeki yeri tümüyle göz ardı edildiğinden bunlar “aykırı”, “gizemli” buluntu yerleri olarak görülmüşlerdir. Esasen bazı saygın dış basın organlarında kapak konusu olmasaydı acaba toplumumuz Göbekli Tepe’nin ayırdına varabilecek miydi? Göbekli Tepe kazılarının 1995 yılından bu yana sürdüğü, heyecan yaratan buluntulara kazı çalışmalarının ilk yılında dahi ulaşıldığı göz önüne alındığında, bu sorunun yanıtının olumsuz olacağını söyleyebiliriz.

Göbekli Tepe’de bulunan, iki insan ve yılanları birleşik durumda betinleyen totem benzeri dikilitaş ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

40 Aktüel Arkeoloji

G

öbekli Tepe hiç kuşkusuz son yılların en etkileyici buluntu yerlerinin başında gelir. Göbekli Tepe kazıları, görkemli tapınakları, boyları 6 metreyi bulan dikilitaş, heykel ve kabartmaları ile konunun uzmanı olsun ya da olmasın gezenleri etkileyecek buluntuları sergileyen bir kazı yeridir. Bunların 12 bin yıl gibi kavranması oldukça güç eski bir tarihe ait olması, Göbekli Tepe’yi başka yerlere taşımış, yapay bir gizemlilik yüklemiştir. Yalnızca bilim ile hayallerin dünyası, aklıselim ile metafizik birbirine karışmakla kalmamış, bilinçli ya da bilinçsiz olarak yapılan kurgusal saptırmalar, toplumda Göbekli Tepe’ye yönelik algı yanılsamasına neden olmuştur. Göbekli Tepe’nin kutsal kitaplarda sözü edilen Cennetin kapısı olmasından, uzaydan gelenlerin merkezi olmasına kadar çeşitlenen yorumların sayısı giderek artmaktadır. Bu türden yorumlar ve özellikle uzaylılar ile bağlantı kurulması, beklenmedik bir arkeolojik buluntu ile her karşılaşıldığında ortaya atılmış, kamuoyunu heyecanlandırdıktan ve birkaç bilim kurgu yazarını zengin ettikten sonra da unutulmuştur. Ancak bu yorumlardan Göbekli Tepe’ye özgü olanı “Cennetin Kapısı” ile ilişkilendirilmesidir. Bunun temel nedeni maalesef toplumda çok basite in-

Göbekli Tepe, kazı çalışmalarının 15. yılında çok sayıdaki anıtsal yapı, üzerleri betimlemeli ve görkemli dikilitaşlar ortaya çıktıktan sonra birdenbire topluma yansıtılmıştır. Bu yansıtmada Göbekli Tepe’nin eskiliği üzerinde durulmuş ancak ait olduğu kültürel oluşum ve bunu ortaya çıkartan sürece hiç değinilmemiş, bu nedenle toplumdaki yansıması kuşkuyla karışık şaşkınlık olmuştur. Oysa Göbekli Tepe kazıları ile ortaya çıkan kültürü daha 1964 yıllarından Çayönü kazıları ile tanımaya başlamış, bu kültür ile ilgili bilgilerimiz 1978 yıllarından sonra başta Nevalı Çori olmak üzere diğer kazı yerleri ile pekişmişti. Bu nedenle Göbekli Tepe’de ortaya çıkan kalıntılar Neolitik Dönem uzmanları için “aykırı” değil, yalnızca diğer buluntu yerlerine göre daha görkemli ve daha iyi korunmuştur. Bu yazı Göbekli Tepe’yi sıradanlaştırmak gibi bir amaçla hazırlanmış değildir. Kuşkusuz Göbekli Tepe her açıdan çok önemli bir buluntu yeridir; ve son yıllarda dünyada yapılan kazı çalışmaları arasında en çarpıcı arkeolojik kazılardan biri olarak görülmektedir. Bu yazı Göbekli Tepe’nin buluntularını tanıtmak yerine temsil ettiği kültürü, bu kültürün gelişim sürecini vurgulamaya yönelik olarak hazırlanmıştır. Göbekli Tepe, ders kitaplarımızda Cilalı Taş Devri olarak adlandırılan Neolitik Döneme ait bir yerleşim yeridir. Bu nedenle öncelikle Neolitik Dönem kültürünü kısaca tanımlamak gerekir.

Göbekli Tepe ana kazı alanı © DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Neolitik Çağ insanların avcılık ve toplayıcılık yerine besin üretimine, gezginci bir yaşamdan yerleşik yaşama geçtiği, toplumun bütün kurumlarıyla yeniden biçimlendiği bir dönemi temsil eder. Neolitik Dönem ile ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik yapılanma, gelişerek çiftçi köy yaşantısı, kentleşme, devlet oluşumu, imparatorlukların ortaya çıkışından Endüstri Devrimi’ne kadar gelen düzenin temelini oluşturmuştur.

Aktüel Arkeoloji 41

Çayönü’nde bulunan ızgara planlı bir yapı

Çayönü’nde bulunan terrazzo tabanlı yapı

Baraj altında kalmadan önce Nevalı Çori yerleşmesinden bir görüntü

42 Aktüel Arkeoloji

Neolitik Çağ ya da Günümüz Uygarlığının Temellerinin Atıldığı Dönem İnsanlığın günümüzden 3.000.000 yıl öncelerine kadar inen uzun bir geçmişi vardır. Bu süreç içinde insan da, içinde yaşadığı doğal çevre ortamı da sürekli olarak değişmiştir. Bu değişim dünyanın hemen hemen her yerinde yapılan arkeolojik kazılarla izlenmektedir; kazıların sayısı arttıkça 3.000.000 yıl içinde insanın fiziksel özelliklerini, biyolojik yeterliliklerini, yaşam biçimini, beslenme düzenini, geliştirdiği teknolojilerini ayrıntılandırmamızı sağlayan arkeolojik bulgular uygarlık tarihine daha bütüncül bakmamızı sağlayacak düzeye erişmektedir. Bu uzun süreç içinde daha sonraki kültürel dönemlerin altlığını hazırlayan devrim niteliğindeki “kırılma noktaları” vardır. Burada devrim sözcüğü değişimin bir anda olup bittiği anlamında değil, ortaya çıkarttığı sonuçların önemi bağlamında kullanılmaktadır. Neolitik Çağ olarak adlandırılan dönem de bu tür kırılma noktalarından biridir; bu nedenle Gordon Childe bu süreci “Neolitik Devrim” olarak adlandırmıştır. En basit tanımıyla Neolitik Çağ insanların avcılık ve toplayıcılık yerine besin üretimine, gezginci bir yaşamdan yerleşik yaşama geçtiği, toplumun bütün kurumlarıyla yeniden biçimlendiği bir dönemi temsil eder. Neolitik Dönem ile ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik yapılanma gelişerek çiftçi

Nevalı Çori’de bulunan yerleşmenin III. evresindeki kült yapısı

köy yaşantısı, kentleşme, devlet oluşumu, imparatorlukların ortaya çıkışından Endüstri Devrimi’ne kadar gelen düzenin temelini oluşturmuştur. Başka bir açıdan bakıldığında Neolitik Çağ, Son Buzul Dönemi bitimini izleyen yeni iklimsel koşullara insanların bildikleri kültür ve teknolojileri ile uyum sağladığı ve dolayısıyla yaşam biçimlerini yeni oluşan koşullara göre ayarladıkları bir dönemdir. Buzul Çağından sonra dünyanın her yerinde iklim, doğal çevre ortamı değişmiştir; insanlar da bulundukları bölgenin özelliklerine göre farklı kültürler geliştirerek yeni koşullara uyum sağlamıştır. Bunların arasında Yakın Doğu’nun bazı kesimlerinde, dünyanın başka yerlerinden farklı olarak beslenme tahıllara yönelmiş ve bu durum zaman içinde tarımı, hayvancılığı, köy yaşantısını ortaya çıkartmıştır. Çiftçiliği ortaya çıkartan bu yeni yaşam biçiminin ilk belirtileri MÖ 12.000 yıl öncelerinde görülmeye başlar, 5.000 yıl boyunca aynı bölge içinde kalarak gelişir. MÖ 7.500 yıllarına geldiğimizde artık tahıla dayalı besin üretimi, hayvancılık, yerleşik yaşamın gereği olan mimari, bunlarla bağlantılı olan teknolojiler tam olarak gelişmiş durumdadır. Yeni yaşam biçi-

mi 3.000.000 yıllık geçmişten çok farklı, sosyal ve ekonomik bir yapılandırmayı ortaya çıkartmıştır. Tarım, toprak mülkiyetini, miras hukukunu, aile ve topluluk içinde yeni bir iş bölümü düzenini, tahılların avcılıkla elde edilen besinlerden farklı olarak depolanabilir olması ise artı ürün ve ticareti, sosyal sınıfların farklılaşmasını ve daha da önemlisi ekonomik girdilerle bağlantılı yönetici sınıfının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yeni yaşam biçimi MÖ 7.500 yıllarından itibaren oluşum bölgesinin dışına taşmaya başlamış, ulaşım teknolojisindeki gelişmelere bağlı olarak dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış ve sonuç olarak “küresel” bir model olmuştur. Yakın Doğu Neolitik Kültürü’nü dünyanın diğer yerlerindeki oluşumdan farklı yapan da budur. Neolitik terimi ilk olarak 1866 yılında taş aletlerin yongalanmak yerine sürtülerek biçimlendirilmesini tanımlamak amacıyla ortaya atılmış, dolayısıyla teknolojiyi tanımlayan bir adlamadır. Arkeolojik araştırmalar ilerledikçe bu yeni teknolojinin çiftçi yaşamı ile özdeşleştiği anlaşılmış ve giderek

İnsanlığın günümüzden 3 milyon yıl öncelerine kadar inen uzun bir geçmişi vardır. Bu süreç içinde insan da, içinde yaşadığı doğal çevre ortamı da sürekli olarak değişmiştir. Arkeolojik kazıların sayısı arttıkça 3 milyon yıl içinde insanın fiziksel özelliklerini, biyolojik yeterliliklerini, yaşam biçimini, beslenme düzenini, geliştirdiği teknolojilerini ayrıntılandırmamızı sağlayan arkeolojik bulgular uygarlık tarihine daha bütüncül bakmamızı sağlayacak düzeye erişmektedir.

Hallan Çemi’de bulunan hayvan başlı havaneli biçimli asa, Diyarbakır Müzesi

Aktüel Arkeoloji 43

Nevalı Çori yerleşimini gösteren canlandırma çizimi. Karlsruhe’de P. & U. Gautel tarafından yapılan maket üzerinden Ece Zeber’in illüstrasyonu.

Nevalı Çori’de bulunan karışık yaratık “kuş adam” heykeli, Şanlıurfa Müzesi

44 Aktüel Arkeoloji

Neolitik adlaması besin üretimine geçmiş topluluklar için kullanılmaya başlanmıştır. Geçen yüzyılın ortalarına kadar çiftçi toplulukların kilden yaptıkları kap kacakları ilk başlangıç aşamasından itibaren kullandıkları düşünülmekteydi. Ancak 1952 yılında Kathleen Kenyon Eriha Höyüğü’nün derin katmanlarına indiğinde çanak çömleğin kullanımından da önce Neolitik yaşamın var olduğunu görmüş ve böylelikle Neolitik Dönem Çanak Çömlekli ve Çanak Çömleksiz olarak iki ayrı başlık altında değerlendirilmeye başlanmıştır. Daha sonra Braidwood’un Jarmo kazıları da Kenyon’ın değerlendirmesini destekler sonuçlar vermiştir. O yıllara kadar tarih öncesi kültürlerin yaşam süreci tahminlere dayalı olarak göreli olarak yapılabilmekteydi; Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem için de oldukça kısa bir süre öngörülmüştü. 1950’li yılların sonlarından itibaren nükleer fiziğin desteğiyle radyoaktif karbon yada alışılagelmiş adıyla C14’ün arkeolojide arkeolojide kullanılmaya başlanması beklenmedik bir şekilde çiftçiliğe dayalı yaşamın tarihini binlerce yıl geriye taşımış, ve bu yeni yaşam biçiminin önceden düşünüldüğü gibi kısa bir süre içinde değil uzun bir zaman dilimine yayılarak “deneme-yanılma” yöntemiyle geliştiği görülmüştür. Neolitik Dönem araştırmaları yakın zamanlara kadar Güney Levant olarak tanımlanan Ürdün, Filistin ve İsrail gibi ülkelerde yoğunlaşmış; Suriye ve Irak’ta daha sınırlı olarak gerçekleşmişti. Genel kanı Buzul Dönemi sonrasında oluşan ortamın getirdiği zorlukların insanları buğday ve arpa gibi zor yenen besinlerden yararlanmaya zorladığı şeklindeydi. Dolayısıyla Neolitik Dönem in-

sanları güç koşullar altında zamanlarının çoğunu besin elde etmek için geçiren basit topluluklar olarak algılanmaktaydı. Aslında Kenyon’ın Eriha (Jericho) Höyüğü’nde ortaya çıkarmış olduğu Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme ait 8 metre yüksekliğindeki taş kule daha o yıllarda Neolitik Dönem insanlarının hiç de düşünüldüğü gibi basit topluluklar olmadığının ilk işaretiydi. Ancak o yıllardaki araştırmalar doğa bilimlerinin de etkisiyle yabani tahılların nasıl günümüzdeki tarıma alınmış türlere dönüştüğüne; yabani koyun, keçi, sığır ve domuzun evcilleşme süreçlerinin anlaşılmasına yoğunlaşmıştı. Yerleşim dokusu ve toplumsal yapılanma bu çalışmalarda genel olarak göz ardı edilmekte, daha çok ortaya çıkan yeni teknoloji ve aletlerin tipolojisi üzerinde durulmaktaydı. Bu bağlamda 1964 yılında Halet Çambel ve R.J. Braidwood tarafından başlatılan Çayönü kazıları Neolitik Döneme bakış açısını zorlayan ilk önemli kazı olarak kabul edilebilir. Çayönü kazıları da dönemindeki diğer Neolitik Dönem kazıları gibi tarım ve hayvancılığın başlangıç sürecinin anlaşılması amacıyla İstanbulChicago Üniversiteleri’nin ortak bir çalışması olarak başlamıştır. O yıllarda, insanların tahıllardan yararlanmasının ilk olarak nerede ve ne zaman ortaya çıktığı yoğun olarak tartışılmaktaydı; birçok bilim insanı bu sürecin Breasted’ın tanımladığı büyük bir kısmı bizim sınırlarımızın dışında kalan “Bereketli Hilal” bölgesinde başladığını öngörmekteydi. Braidwood, bu dönüşümün ancak tahılların yabanıl atalarının doğal olarak bulunduğu, “doğal yaşam bölgesi” olarak tanımladığı

Çayönü’nde ‘Izgara Planlı Yapılar’ evresi yerleşimini gösteren canlandırma çizimi. Aldenhoven, arwmodellbau tarafından hazırlanan maket üzerinden Ece Zeber’in illüstrasyonu.

Breasted’ın Bereketli Hilal’inin daha kuzeyinde Güneydoğu Torosların eteklerinde gerçekleşmiş olabileceğini ileri sürmekteydi. Bu nedenle de denizden 800 m yükseklikteki Ergani Ovası’ndaki Çayönü kazı yeri olarak seçilmişti. Çayönü kazıları Halet Çambel’in ısrarıyla dönemin diğer Neolitik kazılarından farklı olarak geniş bir alanda gerçekleşmiş ve böylelikle ilk kez Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme ait bir merkez, yerleşim dokusunu yansıtacak şekilde açığa çıkartılabilmişti. Sonuç şaşırtıcıydı; konutlardan farklı, daha anıtsal “özel yapılar” ortaya çıkmış, yerleşim dokusu basit bir toplulukla açıklanamayacak kadar gelişkin özellikleri sergilemiş, ancak uzman zanaatkarlar tarafından yapılabilecek ve o dönem için “lüks” olarak kabul edilebilecek takılar, özenle yapılmış nesneler bulunmuştu. C14 tarihleri Çayönü’nün MÖ 8.500 yıllarından itibaren 2000 yıl kesintisiz olarak yerleşildiğini ve yerleşim dolgularının büyük bir kısmının Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme ait olduğunu açık olarak göstermişti. Özel yapı ve buluntuların tümü de bu kültür katından gelmekteydi. Daha da şaşırtıcı olanı yerleşimin ilk dönemlerinde beslenmenin esasının halen avcılık ve toplayıcılığa dayanmakta olduğu, her ne kadar yerleşimin ilk başlarında bazı yabani tahıllar besin olarak kullanılmışsa da, gerçek tarım ve hayvancılığın yerleşimin sonlarında Çanak Çömlekli Neolitik Dönemde ortaya çıktığının anlaşılması olmuştur. Çayönü’nde daha ilk kazı mevsiminde içinde dikilitaşlar bulunan, tabanı büyük sal taşları ile döşenmiş, taş duvarlarında payandaları ve duvar boyunca sekileri bulunan konut olarak kullanılmadığı açık olan anıtsal bir yapıya rast-

Nevalı Çori’de ev modellemesi çizimi ©Harald Hauptmann, 1999

Neolitik Çağ olarak adlandırılan dönem, tarihin kırılma noktalarından biridir. En basit tanımıyla Neolitik Çağ, insanların avcılık ve toplayıcılık yerine besin üretimine, gezginci bir yaşamdan yerleşik yaşama geçtiği, toplumun bütün kurumlarıyla yeniden biçimlendiği bir dönemi temsil eder.

Çayönü’ndeki ‘Izgara Planlı’ yapılar

lanmıştı. Üçüncü kazı mevsiminde, bu kez zemini kirecin söndürülmesi ile hazırlanmış, sürtülerek parlatılmış “terrazzo tekniği” tabanı olan ikinci bir yapıya, sonraki kazı mevsiminde de içinde 450 kadar insana ait kemikleri bulunduran anıtsal bir başka yapıya rastlanmıştı. Aktüel Arkeoloji 45

Neolitik yaşam ve özellikle tahıla dayalı beslenme modeli doğal çevrenin kısıtlı olanaklarının olmasına bağlanmaktaydı, ancak artık Anadolu’nun, güneydeki yarı kurak ve kurak bölgelere oranla çok daha verimli ve zengin doğal çevre koşullarının MÖ 12.000 yıllarında tarıma ve besin üretimine geçmeden sabit yerleşmeler kurulmasını sağladığı anlaşılmaktadır. Körtik Tepe’de bulunan stilize yılan motifi olduğu düşünülen geometrik bezemeli taş bardak. Diyarbakır Müzesi

İlerleyen kazı mevsimlerinde yerleşme doğubatı yönünde bir uçtan öbür uca kadar tam bir yerleşme dokusunu verecek şekilde açıldığında daha da şaşırtıcı bir sonuç çıkmıştı. Yerleşmenin doğu kesiminde artık kült amaçlı olduklarından kuşku duyulmayan anıtsal yapılar, bunun hemen batısında 50x30 metre boyutlarında içinde sıralar halinde dikilitaşlar bulunan büyük bir meydan, meydanı çevreleyen boyutları ve zengin buluntuları ile diğer konutlardan farklılaşan yapılar, orta kesimlerde konut ve günlük yaşam alanları, en batıda ise işlik ve kulübelerden oluşan daha fakir görünümlü bir doku ortaya çıkmıştı. Bu yadsınmaz bir şekilde katmanlaşmış bir toplumu, iş bölümünü ve gündelik kullanım dışı nesnelerin yoğun olarak üretildiğini göstermekteydi. Kült yapıları, meydan ve diğer bazı önemli yapıların zaman içinde bilinçli olarak doldurularak gömülmesi kadar yerleşmenin düzenindeki plan anlayışı yönlendirilmiş organize bir iş gücünün varlığını da göstermekteydi. Bir diğer şaşırtıcı bulgu da, Çayönü insanlarının çanak çömleğin kullanılmasından önce çevrede buldukları doğal bakırı ısıtarak takı ve küçük aletler yapmış olmalarıydı. Bu görüntüsü ile Çayönü uzun bir süre “aykırı” bir görüntü sergilemiş, başka benzerleri olmadığı için Neolitik’in kuramsal yorumlanmasına dahil edilmeden tekil bir örnek olarak kalmıştı. Çayönü’nün bu tekil durumunu değiştiren Batman yakınlarındaki Hallan Çemi, Suriye’de Mureybet ve özellikle Şanlıurfa’daki Nevalı Çori ile Malatya’daki Cafer Höyük kazıları olmuştur. Hallan Çemi kazısı Çayönü’nde ortaya çıkan Neolitik yerleşimin MÖ 10.000’lere inen daha da eski bir aşamasını, Nevalı Çori kazısı ise Çayönü’nden tanıdığımız özel kült yapılarının daha iyi ko-

runmuş örneklerini vermiştir. Çayönü’nde bezemesiz olarak görülen dikilitaşların yerini Nevalı Çori kült yapılarında üzerlerinde çeşitli betimlemeler olan dikilitaşlar almış, bunların yanı sıra heykel olarak tanımlanabilecek nitelikte olanlarına da rastlanmıştır. Cafer Höyük Çayönü’ndekilere benzer özenli işçilik gösteren taş kap ve takıları ile Neolitik yaşam biçiminin Braidwood’un öngördüğü gibi belirli bir coğrafi bölgeye bağlı olarak değil Toros Dağları’nın oluşturduğu kıvrımın kuzeyindeki ovalardaki varlığını ortaya çıkarmıştır. 1980’li yıllara geldiğimizde Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’de yapılan kazılarda ortaya çıkan sonuç, artık Neolitik kültürün tümüyle yeniden tanımlanmasını gerektirecek duruma gelmiştir. Bu bağlamda düşünce sistemimizi, Neolitik kültüre bakış açımızı yeniden biçimlendirirken Güneydoğu Anadolu’ya özgü “yerleşik avcı toplayıcılar” gibi yeni ve öncekilere tümüyle karşıt bir kavram oluşmaya başlamıştır. Yeni kazılarla ortaya çıkan tablo belirginleştikçe Anadolu Neolitiğini açıklamak için kullanılan tanımlar giderek farklılaşmış ve daha önceleri bu kadar eski bir dönem için düşünülmeyecek kavramlarla birlikte anılmaya başlanmıştır. İlk başlarda “özel yapı” daha sonralarında “kült yapısı” olarak tanımlanan yapılar için artık rahatlıkla tapınak, eşitçil bir toplum yerine katmanlaşmış toplum, yönlendirilmiş işgücü, seçkin-usta zanaatkarlar, piroteknoloji, sanat, uzak mesafeler arası ticaret... gibi kavramlardan Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem için de rahatlıkla söz edebilmekteyiz. Son yıllarda Ilısu Baraj Gölü Havzası’nda yapılan kurtarma kazıları özellikle Körtik Tepe, Hasankeyf Höyük ve Gusir Höyük kazıları ile Şanlıurfa Yeni Mahalle Balıklı Göl buluntuları düşünsel devrim niteliğindeki bu tanımları daha da ilerilere taşımıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz sınırlarımız içindeki kazıların yanı sıra Kuzey Irak’ta Nemrik, Kuzey Suriye’de sınırımızın hemen güneyindeki Tell Abr ve Tell Qaramel de bu kültürün zenginliği

Hallan Çemi’de bulunan taş kaplar (üstte ve yanda)

46 Aktüel Arkeoloji

Paleolitik Çağ insanını gösteren bir canlandırma çizimi ©DEA

Çayönü’nde Kafataslı Yapı’da iskeletin yanında bulunan kum taşından yapılmış gerdanlık. Diyarbakır Müzesi

kadar ne kadar geniş bir alana yayıldığını da göstermiştir. Göbekli Tepe’nin bu çerçeve içinde ele alınması gerekir.

Güneydoğu Anadolu Neolitik Kültürü ve Göbekli Tepe Yukarıda Güneydoğu Anadolu ve yakın çevresindeki kazılara dayanarak kısaca özetlediğimiz Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem kültürü MÖ 10.500 yıllarında başlayarak MÖ 7.200 yıllarında Çanak Çömlekli Neolitik Dönem kültürüne geçiş sürecine kadar kesintisiz olarak devam etmiştir. Yaklaşık 3000 yıllık bir dönemi temsil eden bu sürecin Proto Neolitik / Ön Neolitik, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem A (PPNA) ve Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem B (PPNB) olmak üzere üç belirgin aşaması vardır. Yapılan kazılar bu özgün kültürün yayılım alanlarını belirlemeye yeterli değildir; ancak genel olarak Fırat ve Dicle Havzalarında yoğunlaştığını, olasılıkla Tunceli’nin kuzeyini, batıda da Amanoslar’ı geç-

mediğini söyleyebiliriz. Doğuda nereye kadar yayıldığı, Batı İran içlerine kadar girip girmediği halen belirsizdir. Güney yönünde ise sınırımızın hemen güneyinde ülkemizdekinin tam benzerini veren buluntu yerlerini görmekteyken giderek başkalaştığını ve Güney Levant kültür bölgesine yumuşak bir geçisin olduğunu söyleyebiliriz. Suriye’de yukarıda sözünü ettiğimiz kazı yerlerinin yanı sıra Jerf el Ahmar , Dja’de gibi kazı yerleri de bu kültürün en güney çeşitlemelerini yansıtmaktadır. Yakın Doğu Neolitiği’ne daha genel bir açıdan baktığımızda İç Anadolu’dan Güney Levant’a, doğuda Zagroslar’dan Akdeniz’e kadar uzanan geniş ve içinde farklı ortam çeşitlemesini barındıran bir Neolitik oluşum bölgesinden söz edebiliriz. Yakın zamanlara kadar bu bölgede gelişimi tetikleyen kültürel oluşumun Güney Levant olduğu öngörüsüyle Anadolu Neolitiği “İkincil Neolitik” olarak tanımlanmaktaydı. Her ne kadar Güney Levant’ta Proto Neolitik olarak tanımlanan dönemin başlangıcı şu anda Anadolu’da bilinenlerden çok daha eskilere in-

Neolitik Çağ, Son Buzul Dönemi bitimini izleyen yeni iklimsel koşullara insanların bildikleri kültür ve teknolojileri ile uyum sağladığı ve dolayısıyla yaşam biçimlerini yeni oluşan koşullara göre ayarladıkları bir dönemdir. Körtik Tepe’de bulunan taş boncuklu kolye

Aktüel Arkeoloji 47

Şanlıurfa Yeni Mahalle’de bir yol yapım çalışması sırasında bulunan ünlü ‘Urfa Adamı’ heykeli, dünyanın gerçek boyutta yontulmuş ilk insan heykeli olma özelliği taşıyor.

Göbekli Tepe’de sürüngenlerden kuşlara, av hayvanlarından yırtıcılara, akreplerden yılanlara kadar çeşitlilik gösteren bu betimlemeler doğada yaşayan her türlü canlının düşünce sisteminde bir yeri olduğunu göstermektedir.

mekteyse de Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemi belirleyen kültürel devrimin odağının Güneydoğu Anadolu olduğu artık kesin olarak kabul edilmiştir. Daha önce de değindiğimiz gibi Neolitik yaşam ve özellikle tahıla dayalı beslenme modeli doğal çevrenin kısıtlı olanaklarının olmasına bağlanmaktaydı. Ancak artık Anadolu’nun, güneydeki yarı kurak ve kurak bölgelere oranla çok daha verimli ve zengin doğal çevre koşullarının, MÖ 12.000 yıllarında tarıma ve besin üretimine geçmeden sabit yerleşmeler kurulmasını sağladığı anlaşılmaktadır. Büyük bir olasılıkla doğal çevre ortamının zenginliği kültürel dönüşümü hızlandırmış, insanları yalnızca beslenmeye yönelmekten kurtararak yaşamsal önemi olmayan ve kelimenin gerçek anlamıyla “sanat” olarak tanımlayacağımız işlere de yönelmesine olanak sağlamıştır. Körtik Tepe kazılarında ortaya çıkan ve sayıları bini geçen, her biri özgün bir ustalık ve sanatı yansıtan, ham maddesi uzaklardan getirilmiş olan bezemeli taş kaplar bunun en açık göstergesidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz yerleşmelerin hemen hemen tümünde artık korkmadan “tapınak” olarak adlandırabileceğimiz yapılar vardır. Bu yapıların plan, duvar tekniği ve iç ayrıntıları hemen hemen her yerleşmede aynı özellikleri sergiler ve her bakımdan konutlardan kolaylıkla ayrılırlar. Bu durumun bölge içinde tören uygulamaları ve inanç sisteminde bir bütünlük olduğunu göstermesi ilginçtir. Bütün bu yapıların tabanları törenlerde sıvı kullanıldığını göstermektedir, çoğu su geçirmez terrazzo tekniğinde, bazıları sal taşı döşenerek, bazıları ana kayanın düzletilmesi ile yapılmış; bazen de sıvıyı yönlendirecek kanallar 48 Aktüel Arkeoloji

eklenmiştir. Duvar boylarında oturma sekilerinin bulunması az sayıda seçkin ve olasılıkla “ruhban” sınıfına ait kimselerin törenleri izlediğini gösterir. Dicle Havzası’ndaki dikilitaşların üzerinde kabartmalar yoktur, ancak Çayönü’nde üzerinde boya izleri bulunan bir dikilitaş betimlerin boyanarak yapıldığını düşündürmektedir. Buna karşılık Fırat Havzası’nda bulunanların tümünde kabartmalı betimlemeler ve mekanların ortasında Kızılderililerin totemlerine benzer heykelsi taşlar görülmektedir. Göbekli Tepe’de ortaya çıkan bulgular, buraya kadar tanımladığımız Güneydoğu Anadolu Çanak Çömleksiz Neolitik kültürünün tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Ancak Göbekli Tepe’de ortaya çıkan kült yapıları şimdiye kadar diğer yerleşmelerde gördüklerimizden sayıca çok daha fazla ve karşılaştırılamayacak kadar büyüktürler. Bu durum Göbekli Tepe’nin diğer yerleşimlerden farklı bir inanç merkezi olup olmadığını gündeme getirmiştir. Bu sorunun yanıtını vermek kolay değildir. Çayönü ve Nevalı Çori kazıları kült yapılarıyla konut alanlarının iç içe olmadığını, özel yapılar için yerleşimde ayrı bir yerin olduğunu açık olarak göstermiştir. Göbekli Tepe’de şimdiye kadar yalnızca kült yapıları kazılmış, var olduğu anlaşılan konut alanlarına

Çatalhöyük‘te bulunan ve ‘Ana Tanrıça Heykelciği’ olarak adlandırılan kil figürin. Doğuran bir kadını betimlediği düşünülen oturan şişman kadının her iki yanında birer leopar yer alır. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çatalhöyük Kazı Arşivi

Aktüel Arkeoloji 49

Göbekli Tepe’deki ‘Aslanlı Yapı’ içerisinde aslanlı dikilitaşların arasında, basamak şeklinde yükseltilmiş bir döşeme levhası üzerinde bulunan, derin kazılarak betimlenmiş çıplak kadın figürü görülüyor. Şanlıurfa Müzesi

Göbekli Tepe, ortaya çıkan betimlemeleri, kabartma ve heykelleri ile Neolitik Dönem inanç sistemini ve bununla bağlantılı simgesel değerleri şimdiye kadar hiçbir yerde olmayan bir zenginlikte bizlere tanıtmıştır. Daha önceleri bolluk ve bereketi simgeleyen “Ana Tanrıça” odaklı Neolitik Çağ simgesinin yerini güçlü erkek figürü almış; ve bunun yanında doğadaki hareketli olan her türlü canlının da inanç sistemi içinde önemli bir simgesel değeri olduğu ortaya çıkmıştır.

50 Aktüel Arkeoloji

henüz hiç girilmemiştir. Göbekli Tepe’nin yakın çevresinde yapılan yüzey araştırmalarında ortaya çıkan iki belirgin sonuç vardır. Şimdiye kadar aralarında en önemlisi Karahan Tepe olmak üzere benzer bulgu veren en az 12 yerleşim daha olduğu anlaşılmıştır; bu durumun Göbekli Tepe kaynaklı bölgede yapılan araştırmaların bir sonucu mu, yoksa bölgenin gerçekten tapınaklarıyla öne çıkan ayrıcalıklı bir yer mi olduğu sorusunun yanıtını ancak ileriki yıllarda yapılacak çalışmalar belirleyecektir. Ortaya çıkan ikinci sonuç benzer yerleşmelerin hemen hemen tümünün ovalarda değil, Göbekli Tepe gibi sırtlarda dolayısıyla tarım ve çiftçiliğe değil avcılığa uygun ortamlarda bulunmuş olmasıdır. Göbekli Tepe’nin bir inanç merkezi olup olmadığı bağlamında diğer bir sorun da burada kült binalarının sayısal çokluğudur. Her bir tapınakta görülen betimlerin diğerinden farklı olması bunların farklı simgesel anlamları olabileceğini düşündürmektedir. Buna karşılık kült binalarının sık aralıklarla doldurularak gömülmüş olması bunlardan kaç tanesinin aynı zaman diliminde var olduğunu anlamamızı engellemektedir. Bu bağlamda Göbekli Tepe’nin 2000 yıl gibi uzun bir dönemi temsil ettiği göz ardı edilmemelidir. Tüm bu soru işaretlerini bir yana bırakırsak Göbekli Tepe, ortaya çıkan betimlemeleri, kabartma ve heykelleri ile Neolitik Dönem inanç sistemini ve bununla bağlantılı simgesel değerleri şimdiye kadar hiçbir yerde olmayan bir zenginlikte bizlere tanıtmıştır. Daha önceleri bolluk ve bereketi simgeleyen “Ana Tanrıça” odaklı Neolitik Çağ simgesinin yerini güçlü erkek figürü almış; ve bunun yanında doğada hareketli olan her türlü canlının da inanç sistemi içinde önemli bir simgesel değeri olduğu ortaya çıkmıştır. Önceleri tarih öncesi hayvan betimlemeleri avın bereketi ile özdeşleştirilirdi, ancak Göbekli Tepe’de sürüngenlerden kuşlara, av hayvanlarından yırtıcılara, akreplerden yılanlara kadar çeşitlilik gösteren bu betimlemeler doğada yaşayan her türlü canlının düşünce sisteminde bir yeri olduğunu göstermektedir. Nitekim MÖ 10.000 yıllarında Kıbrıs’ı ilk olarak iskan eden Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem topluluklarının adada bulunmayan ve besin olarak kullanılmayacak tilki gibi hayvanları da beraberinde götürmüş olmaları Neolitik

Dönem düşünce sisteminde bunların önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Neolitik Dönemde en çok avlanan koyun, keçi, ve ceylan betimlemelerinin Göbekli Tepe’de şimdiye kadar rastlanmamış olması ilginçtir. Aynı şekilde Göbekli Tepe betimlemelerinde tahıl ya da diğer bitkilere de rastlanmamıştır. Göbekli Tepe ile temsil edilen kültür her bakımdan heyecan verici, ezberimizi bozan, düşünce sistemimizi zorlayan özellikler taşımaktadır. Her ne kadar bunlar Çayönü kazılarından bu yana Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de bu döneme ait 14’ü geniş kapsamlı olmak üzere 22 kazı yeri ile ortaya çıkan oluşum ile tam bir uyum sergilemekte ise de bu tablo halen daha çok yenidir. Algımızın bu bulgulara göre dönüşmesi, düşünce sistemimize sinmesi ve özellikle kültürel sürecin kuramsal yapısına oturabilmesi için zaman gerekmektedir. Dileğimiz vaktiyle Çayönü’nde olduğu gibi Göbekli Tepe’nin de “yalnızlıktan” kurtulması, benzer buluntulara sahip olduğunu bildiğimiz birkaç yerin daha kazılarak ortaya çıkartılmasıdır. Maalesef son olaylar Suriye’deki Göbekli Tepe’ye benzer buluntu veren kazıların daha başlangıç aşamasındayken durmasına neden olmuş ve büyük bir olasılıkla bunlar tümüyle yok edilmiştir. Urfa Bölgesi’ndeki gözlemler Göbekli Tepe’nin yarattığı heyecanın, bölgeye olan ilgiyi arttırdığını, bunun bir yanda turizmi geliştirmesi gibi olumlu bir sonuç verirken öte yandan definecilerin ve antika pazarının iştahını kabarttığı yönündedir. Bu yazı ile tanımladığımız Çanak Çömleksiz Neolitik Kültür, uygarlık tarihinin en önemli ve çarpıcı dönüşümünü temsil etmektedir. Anadolu’nun uygarlık tarihine yaptığı en özgün ve önemli katkının Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu dönemin bilim dışı söylencelerin çekiciliği ile değil, uygarlık tarihinin basamaklarının bilinci ile ele alınması gerekir. Bu kadar önemli kültür varlılarına sahip olmanın getirdiği sorumluluk ve yükümlülükleri göz ardı edemeyiz. Bu kültürlerin bulunduğu ve hiç kazı yapılmamış yerlerdeki bilginin ortaya çıkarılarak topluma ve bilime kazandırılması, paylaşılması kadar gelecek kuşaklara korunarak aktarılması da üzerimize düşen sorumluluklarımız arasında yer almaktadır.

Aktüel Arkeoloji 51

Göbekli Tepe Aslanlı Yapı’da bulunan saldırgan durumdaki bir aslanı betimleyen T-biçimli dikilitaş ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Dünyanın En Eski Tapınım Alanı ve Besin Üretiminin Başlangıcı

GÖBEKLİ TEPE

UYGARLIĞIN DOĞUŞUNDA Neolitik şölenlerin izleri

Göbekli Tepe’nin güneydoğu çukurunda yer alan ana kazı alanında T-biçimli dikilitaşlardan oluşan anıtsal yapılar görülüyor. Berthold 52 Aktüel Arkeoloji Steinhilber, ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Aktüel Arkeoloji 53

Jens Notroff, Oliver DIetrIch, Joris Peters, Nadja Pöllath, Çiğdem Köksal-SchmIdt

Nevalı Çori’de bulunan natüralist üslupta işlenmiş bir insan başı heykeli. Şanlıurfa Müzesi

T

“Göbekli Tepe’yi tanıma ve bu olağanüstü yerde hep birlikte çalışma şansını borçlu olduğumuz meslektaşımız, hocamız, can dostumuz, yol arkadaşımız Klaus Schmidt’i sevgi ve özlemle anıyoruz...”

ürkiye’nin güneydoğusundaki bir metropol kenti olan Şanlıurfa ilinin 15 kilometre kuzeydoğusunda konumlanan Göbekli Tepe, Germuş dağ silsilesinin en yüksek noktasındaki çorak topraklar üzerinde kurulmuştur. 15 metre yüksekliğinde ve 9 hektarlık alanı kaplamakta olan tepe tamamen insan yapımıdır. Şimdiye dek keşfedilen en erken tarihli insan yapımı kült mimarinin içerisinde bulunduğu tepe, günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce bilinçli olarak toprakla doldurulmuş ve böylelikle yükselmiştir. Son Buzul Çağının ardından, Çanak Çömleksiz Neolitik olarak adlandırılan dönemde avcı-toplayıcı gruplar tarafından inşa edilen bu anıtsal yapılar, çanak çömleğin ortaya çıkışından bile daha erken tarihlidir. Göbekli Tepe’nin bulunduğu alanda1960lı yıllarda İstanbul Üniversitesi ile Chicago Üniversitesi tarafından ortak yürütülen yüzey araştırmalarında, aralarında çok miktarda çakmaktaşı yonga, artık yongacık ve taş alet bulunan çeşitli Neolitik Çağ buluntularına rastlanmıştı. Tepe içerisinde saklı mimari kalıntılar ise,1994 yılında Klaus Schmidt tarafından keşfedilmişti. Schmidt’in keşfinin ardından başlayan kazılar, o tarihten itibaren her yıl yapılmaya devam ediyor. Göbekli Tepe’de 20 yılı aşkın süredir devam eden

Şimdiye dek keşfedilen en erken tarihli insan yapımı kült mimari, Şanlıurfa’nın 15 kilometre kuzeydoğusunda yer alan Göbekli Tepe’de ortaya çıktı. Günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce bilinçli olarak toprakla doldurulmuş ve yükseltilmiş olan bu anıtsal yapılar, son Buzul Çağının ardından, Çanak Çömleksiz Neolitik olarak adlandırılan dönemde avcı-toplayıcı gruplar tarafından inşa edilmişti. 54 Aktüel Arkeoloji

arazi çalışmaları süresince ortaya çıkarılan malzeme, karakteristik özellikleri bakımından zengin bir natüralist ve sembolik ikonografi sergiliyor ve karmaşık bir sosyal yapı ile böylesine erken bir tarih için beklenmedik bir durum olan son derece karmaşık bir mitolojinin varlığına işaret ediyor. Göbekli Tepe’de açığa çıkarılan yapılar arasında en erken tarihli ve en etkileyici olanları, Çanak Çömleksiz Neolitik A, yani MÖ 10. binyıla tarihlenen, T-biçimli dikilitaşlardan oluşan dairesel planlı yapılardır. Yekpare taştan şekillendirilmiş bu devasa dikilitaşların yükseklikleri 4 ile 5,5 metre arasında değişim gösterir. Genişlikleri 10 ile 30 metre arasında değişen dairesel duvarların içerisine yerleştirilen dikilitaşlar birbirlerine duvar ve sekiler ile bağlıdır ve merkezdeki iki büyük T-biçimli dikilitaşa bakacak şekilde yerleştirilmişlerdir. Tepenin bazı kısımlarında, anıtsal dairesel yapıların üst tabakalarında küçük boyutlu dörtgen mekanlardan oluşan daha geç tarihli bir mimari dokuya ulaşıldı. Yaklaşık 3x4 metre genişliğindeki bu yapılar, MÖ 9. binyıla, yani erken ve orta Çanak Çömleksiz Neolitik B Dönemine tarihlendiriliyor. Bu tabakada yer alan yapıların bazılarında T-biçimli dikilitaşlara rastlanması, bunların daha erken tarihli anıtsal yapıların küçük boyuta indirgenmiş varyasyonları oldukları sonucunu çıkarabilir, ancak bunlar sayı ve boyut bakımından önemli oranda küçültülmüştür. Bu tabakadan günümüze yalnızca merkez dikilitaşları ulaşmıştır, ancak bunların en büyüğü 2 metreyi geçmez. Kuşkusuz, Göbekli Tepe’de en göze çarpan arkeolojik buluntular, Çanak Çömleksiz Neolitik A Dönemine tarihlendirilen dairesel yapılardır. Bu yapıların dördü, tepenin güney yamacında, ana kazı alanı olarak adlandırılan alanda yer alır. Bunlar, keşfedildikleri sırayla A, B, C ve D yapıları olarak adlandırılmıştır. İlginç biçimde, bu yapıların tümü belirli bir süre sonra bilinçli olarak toprakla doldurulmuş ve neredeyse bir mezarı andırır biçimde kapatılmıştır. Ancak yapıların tam olarak ne kadar süre sonra dolduruldukları henüz belirlenmemiştir. Dairesel yapılardan ikisi, C ve D yapıları, zemin seviyesine kadar kazılabilmiş ve her iki yapıda da yapay olarak düzleştirilmiş ana kayaya rastlanmıştır. D yapısı şimdiye dek ortaya çıkarılan en büyük boyutlu ve en iyi korunmuş yapıdır. Yapının mer-

Aktüel Arkeoloji 55

B yapısında bulunan P9 numaralı dikilitaş üzerinde tilki motifi görülüyor.

Göbekli Tepe’deki anıtsal yapıları oluşturan T-biçimli dikilitaşların ‘T’ formunu oluşturan dikdörtgen biçimli üst kısmın insan kafasını temsil eden soyut bir tasvir olduğu, kısa kenarın ise insan yüzünü temsil ettiği düşünülüyor. Dikilitaşların gövde kısmında ise açıkça belirgin kol ve belin orta kısmına doğru işaret eden parmaklarıyla el motifleri dikkati çekiyor. Bel kısmında yer alan kemer ve peştemal motifleri de yine insansı özelliklere vurgu yapıyor.

D yapısının merkez dikilitaşlarından P18 numaralı dikilitaşın üç boyutlu rekonstrüksiyonu. Dikilitaş üzerinde belirgin olarak tasvir edilen kol ve ellerin yanısıra kemer ve peştemal motifleri, T-biçimli dikilitaşların antropomorfik özelliklerine dikkat çekiyor. © DAI, T. Müller, Göbekli Tepe Kazı Arşivi Göbekli Tepe’nin havadan görünüşü. © DAI, E. Küçük, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

kezinde bulunan yaklaşık 5,5 metre yüksekliğinde iki devasa dikilitaş, ana kayaya oyulmuş kaideler içerisine yüzeysel olarak yerleştirilmiştir. Merkez dikilitaşlarından biri üzerinde ördek motiflerinden oluşan bir kabartma bezemeli friz yer alır. D yapısı merkez dikilitaşları, Göbekli Tepe’deki anıtsal yapıları oluşturan T-biçimli dikilitaşların antropomorfik (insan biçiminde) özelliklere sahip olduğu görüşünü kanıtlar niteliktedir. Göbekli Tepe’de bulunan T-biçimli dikilitaşların ‘T’ formunu oluşturan dikdörtgen biçimli üst kısmın insan kafasını temsil eden soyut bir tasvir olduğu, kısa kenarın ise insan yüzünü temsil ettiği düşünülmektedir. Dikilitaşların gövde kısmında ise kollar ve eller açıkça belirgindir ve parmaklar belin orta kısmına doğru işaret etmektedir. Dikilitaşlar üzerinde yer alan kemer ve peştemal motifleri de yine insansı özelliklere vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla dikilitaşlar, bir tür (dikilitaş)-heykel olarak da görülebilir. Dikilitaşların gerçek boyuttan büyük ve son derece soyut bir tarzda tasvir edilmiş olmaları, işçilikteki bir yetersizlik değil, bilinçli olarak yapılmış bir tercihtir. Bu tercih, ‘Urfa adamı’ adı verilen heykelde

de açıkça görülmektedir. Bilinen en eski insan tasviri olma özelliğini taşıyan, gerçek boyuttan biraz daha büyük ancak tamamen natüralist üslupta yapılmış bu heykel, Urfa-Yeni Yol’da bulunan bir Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşimi üzerinde yapılan inşaat çalışmaları sırasında bulunmuştur. Göbekli Tepe’de karşımıza çıkan bu kübik formlu yüzü olmayan dikilitaş-heykellerin aksine, ‘Urfa adamı’ yüzü ile birlikte tasvir edilmiştir. Derin çukurlar içerisine gömülü siyah obsidyen gözlere sahip ‘Urfa adamı’nın ağzı ise betimlenmemiştir. Heykel, boyun kısmında yer alan V-biçimli kolye dışında çıplaktır. Bacakları betimlenmeyen heykelin vücudunun alt kısmı, heykelin zemine yerleştirilmesine olanak veren koni biçiminde bir bağlantı ile sona erer. Göbekli Tepe’de de ‘Urfa adamı’nı anımsatan, kireçtaşından yapılmış ve gerçek boyuta yakın çeşitli insan başı heykelleri bulunmuştur. Heykellerin boyun kısmındaki kırılma izleri, bunların daha büyük heykellere ait olabileceğine işaret eder. Daha da ilginci, bu insan başı heykellerinden bazıları yapıları kaplayan dolgu toprağı içerisinde bulunmuştur. Heykeller, yapıların doldurulma süreci sırasında, bilinçli olarak merkez dikilitaşlarının aşağısına yerleştirilmişti. Göbekli Tepe’de karşılaştığımız bu iki farklı insan tasvir üslubu, bunların farkı anlamlara sahip olabileceğini düşündürür. Natüralist bir üslupta işlenmiş baş heykelleri insanı temsil ederken, son derece soyut bir üslupta işlenmiş anıtsal antropomorfik dikilitaşlar belki de daha büyük, daha güçlü ve -tanrısal- varlıkları temsil ediyordu. D yapısı merkez dikilitaşlarını çevreleyen dairesel yapıda şimdiye dek yapılan kazılarda 11 dikilitaş açığa çıkarıldı. Kabartma bezemeli dikilitaşların çoğu üzerinde çeşitli hayvan motifleri yer alıyor. Hayvan motifleri arasında tilki, kuş ve yılanın yanı sıra yaban domuzu, yaban öküzü, ceylan, yaban eşeği ve büyük etçiller gibi çeşitli yabani hayvan tasvirleri de bulunuyor. T-biçimli dikilitaşların içerisine yerleştirildiği birbirini çevreleyen duvarlardan oluşan C yapısı, bu özelliğiyle göze çarpar. Bu özgün yapının planı zaman içerisinde çeşitli değişikliklere uğramıştır. Örneğin, yapının ilk evrelerinde açılan bir giriş, daha sonraki bir evrede eklenen duvarla kapanmış, dikilitaşların çoğu onarım görmüş ve yeniden yerleştirilmiştir. D yapısında da olduğu gibi, merkez

56 Aktüel Arkeoloji

Aktüel Arkeoloji 57

D yapısında bulunan P33 numaralı dikilitaşın sağ yüzünde ördek benzeri kuşların yanı sıra turna ve yılan motifleri görülüyor. © DAI, I. Wagner, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Göbekli Tepe’de ortaya çıkan bir yaban domuzu heykeli © DAI, D. Johannes, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Göbekli Tepe’de çok miktarda hayvan kalıntısının ele geçmesi, çok miktarda etin tüketildiği geniş ölçekli sosyal etkinliklerin varlığına işaret eder. Düzenli toplantılar, kolektif etkinlikler ve karşılıklı olarak düzenlenen şölenler, avcı-toplayıcı toplulukların değiş-tokuş ve bağları güçlendirme amaçlarına hizmet eden temel gerekliliklerdir. Göbekli Tepe’de, bu anıtsal yapıların hangi amaçlarla yapıldığı sorusuna yanıt aradığımızda, bu tür geniş kapsamlı, ritüelleşmiş şölenlerin düzenlendiği düşüncesi önem kazanmaktadır. Göbekli Tepe’de ortaya çıkan bir hayvan kabartması ©DAI, D. Johannes, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

dikilitaşlar ana kayaya oyulmuş iki kaide içerisine yerleştirilmiştir. Ancak, C yapısı merkez dikilitaşlarının her ikisi de tarihöncesi çağlarda tahrip edilmişti. Toprakla doldurularak kapatılan yapının bulunduğu alanda, doğrudan merkez dikilitaşların üzerine gelecek şekilde büyük bir çukur kazılmıştı. Çukurun alt kısımlarında bulunan kırık parçalar, burada gerçekleşen tahribatı canlandırmamıza olanak verir. Yapıyı çevreleyen dikilitaşlar üzerinde yer alan çeşitli kabartma motifleri arasında yaban domuzu figürünün baskın olduğu görülür. Göbekli Tepe’de kabartmaların yanı sıra çeşitli yaban domuzu heykelleri de ortaya çıkarılmıştır. Göbekli Tepe’de keşfedilen yapılardan ilki olan A yapısı, alanda

58 Aktüel Arkeoloji

bulunan ve dairesel ya da oval plana sahip diğer Çanak Çömleksiz Neolitik A yapılarıyla karşılaştırıldığında, daha dikdörtgen ve dolayısıyla daha farklı bir zemin planına sahiptir. Yapının tamamı henüz açığa çıkarılmadığından, ayrıntılı bir tanımlama yapılamasa da, ilk incelemelerde yapının farklı zemin planının, daha geç evredeki dikdörtgen planlı mimari dokuya geçişin göstergesi olabileceği düşünülüyor. Ancak yapının diğer özellikleri, Göbeli Tepe’deki Çanak Çömleksiz Neolitik A yapılarının genel düzeni ile örtüşüyor. Merkez dikilitaşları çevreleyen dikilitaşların şimdiye dek yalnızca dördü açığa çıkarıldı ancak kazıların devamında bu sayının artması bekleniyor. A yapısı dikilitaşları üzerindeki kabartmalarda yılan motiflerinin baskınlığı dikkat çekiyor. Bu alanın biraz daha kuzeybatısında yer alan B yapısının şimdiye dek kazılan kısmında, dairesel bir yapı oluşturduğu anlaşılan 8 adet dikilitaş açığa çıktı. Dikilitaşlar üzerinde kabartma bezemelere ender rastlansa da, B yapısını özellikle dikkat çekici kılan yapının tabanıdır. C ve D yapılarında kesilerek düzleştirilmiş ana kaya taban yer alırken, B yapısında kirecin yakılması ve daha sonra sürtülerek parlatılmasıyla oluşturulan yapay bir taban ortaya çıktı. Terrazzo adı verilen bu taban tipi, dikdörtgen yapılar ile karakterize edilen geç mimari evrenin en belirgin özelliğidir. B yapısı merkez dikilitaşlarından birinin önünde, terrazzo tabanın içerisine yerleştirilmiş olarak bulunan taştan bir kap, yapının iç donanımının ve dolayısıyla yapıda gerçekleştirilen aktivitelerin bir parçası olarak yorumlanıyor. Göbekli Tepe’nin güneybatı tepesinde yer alan F yapısı ile ana kazı alanında yer alan G yapısı, daha erken tarihli Çanak Çömleksiz Neolitik A yapılarının tipik özelliklerini taşıyor olmalarına karşın, boyutlarının önemli oranda küçük olması ve herhangi bir tabakaya ait olmamaları, yapıların bu grup içerisindeki işlevlerinin belirlenememesine neden olmaktadır. Tepinin kuzeybatı yamacında devam eden kazı çalışmalarında H ve I yapıları ortaya çıkarıldı. H yapısında şimdiye dek bir merkez dikilitaşı ve onu çevreleyen daire üzerinde yer alan beş dikilitaş açığa çıkarıldı. Zıplayan bir büyük kedi tasvirinin yer aldığı kabartma bezemeli merkez dikilitaşının antik çağda kırılmış olduğu tespit edildi. Kazıların hala devam ettiği I yapısının ise dairesel

Aktüel Arkeoloji 59

H yapısındaki merkez dikilitaşı üzerinde zıplayan bir büyük kedi tasviri görülüyor. © DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Göbekli Tepe’nin geç mimari evresinde görülen küçük boyutlu T-biçimli dikilitaş tipi, bölgedeki geniş bir alanda dağılım gösterir. Bu tür bir mimari gelenek paylaşımı, bölge sakinleri arasında ortak bir kültürel geleneğin varlığına işaret eder. Göbekli Tepe’de bulunan natüralist üslupta işlenmiş bir insan başı heykeli. Şanlıurfa Müzesi Göbekli Tepe’deki P30 numaralı dikilitaş üzerinde yılan motifleri ve H sembolü dikkati çekiyor.

plana sahip olduğu tespit edildi ancak bu yapıyla ilgili daha detaylı bir tanımlama ancak gelecek kazı sezonlarında yapılabilecek. Göbekli Tepe’nin batı yamacındaki düzlükte yer alan ve tamamen açığa çıkarılan E yapısından ise yalnızca ana kaya üzerinde şekillendirilmiş taban ve ana kayaya oyulmuş kaideler günümüze ulaşmıştır. Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemde, Yukarı Mezopotamya konut mimarisine baktığımızda, son derece standartlaşmış bir mimari ile karşılaşırız. Bunun örneklerini, Göbekli Tepe’nin 60 kilometre kuzeyinde bulunan Nevalı Çori ve Yukarı Mezopotamya drenaj alanında bulunan Çayönü Tepesi gibi birbiriyle çağdaş yerleşmelerde görüyoruz. Ancak bu ‘Izgara planlı’ (Çanak Çömleksiz Neolitik A ve erken Çanak Çömleksiz Neolitik B), ‘Kanallı’ (erken Çanak Çömleksiz Neolitik B) veya ‘Taş döşemeli’ (orta Çanak Çömleksiz Neolitik B) yerleşmelerin hiçbirinde Göbekli Tepe’dekilere benzer yapılara rastlanmamıştır. Bu alanlarda yapılan jeofizik çalışmalar da gelecek kazılarda böyle yapılara rastlanmayacağını gösteriyor. İlginç biçimde, yukarıda bahsi geçen yerleşmelerin yanı sıra, Türkiye’nin güneydoğusundaki Hallan Çemi gibi diğer yerleşmelerde ve kuzey Suriye’deki Mureybet, Jerf el Ahmar, Tell Abr’ 3, Dha’de ve Tell Qaramel gibi yerleşmelerde özel işlevli yapılara veya ortak kullanım ve kült amaçlı kullanıldığı düşünülen açık avlulara rastlanır. Bu özel yapılar içerisinde genellikle duvar boyunca uzanan sekiler yer alır ve bazı yapılarda Göbekli Tepe’deki örneklerle paralellik gösteren bir sembolik düzenleme bulunur. Örneğin, Nevalı Çori’deki ‘kült binası’nın merkezinde yer alan iki dikilitaş, onlara bakacak şekilde yerleştirilmiş daha küçük boyutlu dikilitaşlarla çevrilidir. Bu yerleşmelerde, genellikle, belirli bir zamanda tek bir yapının kullanımda olduğu düşünülür. Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem konut mimarisi ve ‘özel amaçlı’ mimari örneklerini karşılaştırdığımızda, Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılan yapıla-

60 Aktüel Arkeoloji

rın ikinci kategoriye ait olduğunu görürüz. Diğer Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmelerinden farklı olarak, Göbekli Tepe’de yalnızca tek bir özel yapı bulunmaz. Çok sayıda özel yapıdan oluşan alanda ayrıca hiçbir yerleşim izine rastlanmaz. Dahası, Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmeleri genellikle, su ve diğer kaynaklara yakınlık gibi elverişli çevresel faktörlerin bulunduğu alanlara kurulurken, Göbekli Tepe bilinen en yakın su kaynağından oldukça uzak bir noktadaki dağ silsilesinin en yüksek noktasında kurulmuştur. Diğer yandan, geniş bir alandan kolaylıkla fark edilebilen alan, çevreye hakim konumuyla dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, yakın ve uzak mesafelerden gelecek insanlar için merkezi bir toplanma yeri oluşturmak için bu noktanın seçilmiş olması doğaldır. 3Hallan Çemi, Mureybet, Jerf el Ahmar, Tell Abr’ 3, Dja’de ve Tell Qaramel’i sayabiliriz. Böylesine geniş bir alanda kullanılan bu işaret ve sembollerin ne anlama geldiğini tam olarak çözmeyi henüz başaramasak da, bunları üreten tarihöncesi topluluklar tarafından okunabilir olduklarını rahatlıkla varsayabiliriz. Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemde işaret ve sembollerin kullanımı, belirli bir kültürel bilgi birikiminin korunması ve aktarılması amacına yönelik bir ilk olma özelliğini taşır. Çanak Çömleksiz Neolitiğin bu küçük ölçekli, yarı-göçebe avcı-toplayıcı gruplarının beslenme ve hayatta kalmaları için yalnızca bu tür bir bilgi değiş tokuşu değil, çeşitli malların ve hatta evlenecek kişilerin de değiş tokuş edilmesi hayati önem taşıyor olmalıydı. Dolayısıyla bu dönemde bu tür geniş ölçekli toplantıların yapılabileceği uygun yerlerin oluşturulması mantıklı bir yaklaşımdır. Göbekli Tepe’de karşı karşıya olduğumuz bu yapılar, bölgede yaşayan ve bölgeyi kontrol eden grupların toplanabileceği bir sosyal merkez ve kült mekanı olarak yorumlanmaktadır. Göbekli Tepe’deki yapıları gömmek için kullanılan çok büyük miktardaki toprak dolguyu yakından incelediğimizde, bu alanda düzenlenen toplantıların karakteri hakkında ipuçları ediniriz. Yapılar,

Aktüel Arkeoloji 61

Göbekli Tepe’nin güneydoğu çukurunda yer alan ana kazı alanının havadan görünüşü. Fotoğrafın alt kısmında Çanak Çömleksiz Neolitik A yapıları (sol altta A ve B yapıları, sağ ortada C yapısı, hemen üzerinde D yapısı) görülüyor. Fotoğrafın üst kısmında ise Çanak Çömleksiz Neolitik B’ye tarihlenen dikdörtgen planlı küçük yapı yer alıyor. © DAI, E. Küçük, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

kireçtaşı molozu, çakmaktaşı eserler, taş kap parçaları, öğütme taşı parçaları, ve -özellikle- çok sayıda hayvan kemiğinden oluşan bir toprak dolgu ile doldurularak kapatılmış, daha doğrusu gömülmüştür ve tepe bugünkü görünümünü almıştır. Göbekli Tepe’de ele geçen tüm kemik kalıntıları, burada kalan insanların beslenmesi için avlanarak buraya getirilen yabani hayvanlara aittir. Avcıların hedef aldığı hayvanlar bölgeye özgüdür ve geniş bir çeşitlilik gösterirler. Bunlar arasında yaban öküzü, ala geyik, yaban eşeği, yaban domuzu gibi büyük av hayvanlarının yanı sıra tilki, yabani tavşan ve av kuşları (kınalı keklik, güvercin, ördek) gibi küçük av hayvanları da yer alır. Sayı bakımından, ceylan en çok tercih edilen av hayvanı olarak göze çarpar, ancak sağladığı et bakımından yaban öküzü alanda tüketilen etin yüzde 50’sini sağlaması açısından ilk sıradadır. Ancak hayvanların avlanmasının tek sebebi etin besin içeriği değildi. Kuzgun, karga veya küçük karga

Şölenlerde ortaya çıkan rekabet kavramı ve bunun beraberinde getirdiği toplumsal baskı, erken Çanak Çömleksiz Neolitik avcı toplayıcı gruplarının, anlık getiriler üzerine kurulu geleneksel besin aktivitelerini devam ettirmek yerine, besin kaynaklarından faydalanmaya yönelik daha sürdürülebilir yöntemler geliştirmesini sağlamış olabilir. Ancak besin fazlasının biriktirilmesi, saklanması ve -en önemlisi- yeniden dağıtılması gerekir. Bu noktada ortaya çıkan otorite ihtiyacı, bazı karizmatik bireylerin sosyal güç elde etmesine olanak vermiştir. Göbekli Tepe’nin geç mimari evresinin karakteristik dikdörtgen planlı yapısı ve hayvan heykelleri. © DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

62 Aktüel Arkeoloji

gibi siyah tüylü kuşların avlanmasının ardındaki neden, kuşkusuz, bu leş yiyen kuşların sahip olduğu düşük besin değeri değildi. Bu kuşların neden avlandığı hakkında henüz yalnızca tahminlerde bulunabiliyoruz. Belki de parlak siyah tüyleri veya boğuk sesleri, Yukarı Mezopotamya avcı-toplayıcı toplumlarının tinsel dünyasında özel bir anlam taşıyordu. Özel anlamları olsun ya da olmasın, böylesine çok miktarda hayvan kalıntısının ele geçmesi, çok miktarda etin tüketildiği geniş ölçekli sosyal etkinliklerin varlığına işaret eder. Düzenli toplantılar, kolektif etkinlikler ve karşılıklı olarak düzenlenen şölenler, avcı-toplayıcı toplulukların değiş-tokuş ve bağları güçlendirme amaçlarına hizmet eden temel gerekliliklerdir. Dolayısıyla Yukarı Mezopotamya’nın Çanak Çömleksiz Neolitik Döneminde bu tür etkinliklerin karşımıza çıkıyor olması şaşırtıcı değildir. Göbekli Tepe ve bölgedeki diğer yerleşmelerde ele geçen buluntular da bu tür kolektif etkinliklerin varlığını kanıtlamaktadır. Ancak, özellikle Göbekli Tepe’de, bu anıtsal yapıların hangi amaçlarla yapıldığı sorusuna yanıt aradığımızda, bu tür geniş kapsamlı, ritüelleşmiş şölenlerin düzenlendiği düşüncesi önem kazanmaktadır. Yine de, bu göçebe avcı-toplayıcıların böylesine karmaşık ve anıtsal boyutta bir mimariyi ne zaman, nasıl ve neden ürettikleri ve üretebiliyor oldukları sorusu hala yanıt beklemektedir. Büyük ölçekli toplumsal görevlerin yerine getirilmesinde en iyi sonucu kolektif çalışma yöntemleri verir. Kuşkusuz, Göbekli Tepe’deki yapıların inşa edilmesi de bu tür görevler arasında sayılır. Yapılan bazı etnografik çalışmalar, bu tür ortak çalışmaya dayalı mega projelerin gerçekleştirilmesi için gereken iş gücünün ziyafetler organize edilerek elde edilebileceğini ortaya koymuştur. Bu tür bir inşaat çalışması için yeterli iş gücünün hesaplanması, nüfus ve grup boyutları ile ilgili verilerin azlığından ve paraleller bulunmadığından kolay bir görev değildir. Örneğin, Paskalya Adası’ndaki 4 metre yüksekliğindeki ve 12 ton ağırlığındaki dev Moai heykellerinin dikilmesi için gereken süre günler, haftalar veya yıllar olarak hesaplanabilir. Bazı kaynaklar bu tür bir heykelin, 20 birey tarafından bir yıllık süre içerisindeki boş vakitlerinde yontulabileceğini, heykelin 15 kilometrelik bir mesafeye 1 haftalık süre içerisinde taşınması için ise 75 bireyin gerekli olacağını öne sürer. Göbekli Tepe’deki anıtsal yapılar, çevredeki kireçtaşı düzlüklerinden kesilen çeşitli megalitik bloklardan

Aktüel Arkeoloji 63

Göbekli Tepe’de kabartmaların yanı sıra çeşitli yaban domuzu heykelleri de ortaya çıkarılmıştır. © DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmeleri genellikle, su ve diğer kaynaklara yakınlık gibi elverişli çevresel faktörlerin bulunduğu alanlara kurulurken, Göbekli Tepe bilinen en yakın su kaynağından oldukça uzak bir noktadaki dağ silsilesinin en yüksek noktasında kurulmuştur. Diğer yandan, geniş bir alandan kolaylıkla fark edilebilen alan, çevreye hakim konumuyla dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, yakın ve uzak mesafelerden gelecek insanlar için merkezi bir toplanma yeri oluşturmak için bu noktanın seçilmiş olması doğaldır.

Nevalı Çori’de bulunan ve Çanak Çömleksiz Neolitik B Dönemine tarihlenen bir ördek başı heykeli. Şanlıurfa Müzesi

64 Aktüel Arkeoloji

oluşur. Neolitik taş ocaklarının yerleri, taş aletler ve kireçtaşı moloz parçaları gibi çeşitli kalıntıların yanı sıra ocaktan çıkarılan ve yarım kalan işlerin izlerinden de tespit edilebilir. Bunlar arasında olarak bulunan tamamlanmamış T-biçimli dikilitaşlar bulunur. Söz konusu büyük ölçekli sosyal etkinliklerin çok sık rastlanmayan organizasyonlar olduğunu, dolayısıyla işin kısa sürede tamamlanması gerektiğini varsayarsak, taşların kesilmesi, yontulması ve taşınmasının hiç de kolay bir iş olmadığını anlayabiliriz. Yapıların çok daha uzun bir süre içerisinde inşa edilmiş olduklarını da ihtimal olarak değerlendirmek mümkün ancak yapım süreçleri üzerine yapılan araştırmalarda henüz bu tür bir sonuca ulaşılmadı. Diğer yandan, yapımı tamamlanmış yapılar üzerinde, yeniden düzenleme, onarım, küçültme ve bazı yapı elemanlarının yeniden kullanımı gibi çeşitli değişiklikler ve eklemeler yapıldığına dair veriler mevcut. Endonezya’daki Nias Adası’ndan gelen ve 20. yüzyılın başlarına tarihlenen etnografik veriler, 4 metreküplük bir megalitin 3 günde, 3 kilometrelik bir mesafeye taşınması için 525 kişinin gerekli olduğunu gösteriyor. Bu tür aktivitelerde yer alan kişi sayısının ihtiyaç duyulan fiziksel güçten daha fazla olabileceği ve prestij kazanma gibi farklı sosyal yönlerin de bu tür görevlere katılmak için motive edici faktörler arasında olduğu düşünülebilir. Endonezya’nın West Sumba Adası’ndaki Kodi bölgesinde kaydedilen bir başka örnek, megalitik mezarların yapımında kullanılacak taşların bir tür ritüel dahilinde taşındığını ve taşınma işlemi sırasında çok sayıda kişinin tanık olarak bulunması gerektiğini gösteriyor. Etnografik vaka çalışmaları üzerine yapılan hesaplamalara göre, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem toplumlarının gelenekleri de göz önünde bulundurularak, bir avcı toplayıcı grubunun 25-50 arasında değişen bir kişi sayısına sahip olduğu ve maddi kültür ve dillerine göre ortak bir kimliğe sahip 10 ile 20 arasında grubun yer aldığı tahmin edilebilir. Göbekli Tepe’de yürütülen araştırmalarda bu yapıları inşa eden kişilerin birden fazla gruptan oluştuğu anlaşılmıştır. A, B, C ve D yapılarında yer alan imgeler, bunların hiç de tesadüfi olmadığını, her yapıda farklı bir odak noktasına sahip belirli bir modelin izlendiğini gösterir. Örneğin, A yapısında yılan motifi hakimdir. B yapısındaki veriler eksik olmakla birlikte tilki motifi, C yapısında yaban domuzu hakimdir.

D yapısında ise geniş bir çeşitlilik gösteren bezemelerde kuş ve yılan motifleri hakimdir. Dikilitaşlar üzerinde yer alan tasvirlerdeki farklı odak noktaları, Göbekli Tepe’de çalışan farklı klanlara ait ayırt edici işaretler olarak yorumlanabilmektedir. Obsidyen buluntular, bölgedeki Çanak Çömleksiz Neolitik topluluklarının değiş-tokuş ağının ve hatta alanı ziyaret eden grupların yayıldığı coğrafi alan hakkında ipuçları verebilir. Bingöl, Nenezi Dağ ve Göllü Dağ bölgelerindeki farklı volkanik arazilerden gelen 7 farklı hammadde türü, diğer çağdaş yerleşmelerde görülenin çok üzerinde bir çeşitlilik göstermektedir. Farklı bölgelerden gelen geniş insan topluluklarının, bu anıtsal yapıların inşası için en azından dönemsel olarak Göbekli Tepe’de toplandığı düşünülür. Alanda yapılan araştırmalar sonucunda belirlenen, tahıl, fıstık, badem, et ve özellikle hayvansal yağ gibi yüksek enerji potansiyelli besinlerin yoğun olarak tüketimi de bu durumu desteklemektedir. Av hayvanları üzerine yapılan demografik profil çalışmaları ve ceylan üzerinde yapılan izotop analizleri, bu tür etkinliklerin büyük olasılıkla yazı sonu ve sonbaharda, bir başka deyişle yabani tahıl ve bakliyatın hasatından sonra gerçekleştiğini gösterir. Bu tür büyük ölçekli etkinlikler, planlama, organizasyon ve yürütülecek farklı görevlerin koordinasyonu ile ilgili konuları gündeme getiriyor, dolayısıyla bu erken Çanak Çömleksiz Neolitik topluluklarındaki karmaşık sosyal yapıya işaret ediyor. Şimdiye dek, bu dönem için oldukça beklenmedik bir durum olan bu karmaşık yapının keşfi, Yukarı Mezopotamya’daki Neolitik yaşam tarzının gelişimine, yani tarım ve hayvancılığa geçiş ve sosyal katmanlaşmanın ortaya çıkışına da ışık tutuyor. Genç Dryas’ın (MÖ 12.800-11.500 arasındaki soğuk ve kuru iklim koşullarıyla karakterize edilen dönem) soğuk dönemini takip eden klimatik optimum (MÖ 9000-5000 arasındaki uygun iklim koşulları) ile birlikte biokütle, dolayısıyla besin kaynakları önemli derecede artış göstermiştir. Bu durum birbirleri ile rekabet içerisindeki topluluk ve bireylerin besin fazlasını biriktirmesine ve örneğin, ziyafetler düzenleyerek, güçlü sosyal statüler elde etmesine olanak sağlamıştır. Şölenlerin belirli dönemlerde tekrarlanıyor oluşu, geniş kitleler için besin sağlamanın zorlukları da göz önünde bulundurulduğunda, avcı toplayıcı grupların ekonomik olanakları üzerinde bir

Aktüel Arkeoloji 65

Göbekli Tepe’deki P38 numaralı dikilitaş üzerinde yaban domuzu ve kuş motifleri görülüyor.

Paleolitik mağara sanatının tersine, Neolitik resim sanatında insan çok daha belirgin bir rol alır. Göbekli Tepe’de örneklerini gördüğümüz Neolitik resim sanatında insan artık doğanın eşit bir parçası olarak değil, daha önemli ve hayvan dünyasından daha ‘yüksekte’ olarak tasvir edilir. Görünüşe bakılırsa, insanın doğayı algılama ve doğa içerisinde kendisini konumlandırma biçimi, iklim değişikliği ve kaynaklardaki artış ile birlikte değişmiştir.

A yapısında bulunan P1 numaralı dikilitaş üzerinde bir koç motifi ve onun üzerinde ağ motifi görülüyor. © DAI, Ch. Gerber, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

66 Aktüel Arkeoloji

baskı unsuru oluşturuyor olmalıydı. ‘Ani’ ve çok miktarda besin ihtiyacının ortaya çıkması gibi durumlara karşılık olarak yeni ve daha öngörülebilir besin kaynakları ve işleme tekniklerinin geliştirilmesi gibi bir gerekliliğin ortaya çıktığını varsayabiliriz. Göbekli Tepe’de yapılan bir diğer ilginç keşif, şölenlerin sosyo-kültürel konteksti içerisinde tahılların sahip olduğu önemli rolü gözler önüne serer. Büyük miktarlarda yemek tüketiminin yanında, şölenlerin bir vazgeçilmezi olarak önemli bir miktarda içki de tüketiliyor olmalıydı. Göbekli Tepe’nin su kaynaklarına uzak bir noktada kurulduğunu biliyoruz. Sarhoş edici içkilerin, özellikle alkollü içeceklerin rolü hem arkeolojik hem de etnografik kontekstlerde benzer şekilde tartışılmıştır. Hafif alkollü içeceklerin üretimi ve tüketimi böylesine erken dönemler için bile şaşırtıcı değildir. Örneğin, Körtik Tepe’deki bir Çanak Çömleksiz Neolitik mezarlığında, içerisinde şarap üzümünün varlığına işaret eden tartar asidi ka-

lıntıları bulunan iki taş kap ele geçmiştir. Göbekli Tepe’de Çanak Çömleksiz Neolitik B kontekstlerinde, çeşitli geniş, fıçı ve oluk biçimli akıtacaklı kaplar bulunmuştur. Bu kapların, boyutlarından ve 160 litreye kadar ulaşan kapasitelerinden de anlaşıldığı gibi, bunların odaların içerisinde sabit, bütünleyici donanım elemanları oldukları anlaşılmaktadır. Bu tür kaplara ait parçalar diğer tabakalarda da ortaya görülür. Bu taş kapların bazılarının içerisinde, dip kısımlarda grimsi-siyah bir tortu tespit edilmiştir. Yapılan analizler henüz nihai sonuca ulaşmasa da, bu tortuların tahılların fermantasyon işlemi sırasında ortaya çıkan oksalat isimli maddenin varlığına, dolayısıyla malt ve bira üretimine işaret etmektedir. En basit haliyle yapılan mayalama işlemi için çimlendirme ve ezme işlemlerinin yapılabileceği büyük kaplar dışında başka bir şeye gerek yoktur. Göbekli Tepe coğrafi konumuyla, ‘kurucu ekinler’ adı verilen ilk evcilleştirilen 8 bitki türü arasından bazılarının dağılım alanında yer alır. Bu özelliğiyle Göbekli Tepe, önceden planlanmış etkinlikler olan bu tür büyük ölçekli şölenler için gereken sürede besin sağlanması gerekliliğinin, bitki yetiştirme ve hayvanların idare edilmesi gibi besin üretimine yönelik çabaları tetiklemiş veya en azından teşvik etmiş olabileceği görüşünü desteklemektedir. Göbekli Tepe ve söz konusu diğer yerleşmelerden gelen örnekler üzerinde de gördüğümüz gibi, bir kült topluluğu tarafından paylaşılan ortak ikonografi içerisinde hayvan sembolizminin oynadığı önemli rol, hayvanların erken Neolitik kozmolojisi ve ritüel uygulamalarındaki önemini vurgulamaktadır. Paleolitik Çağ sanatıyla karşılaştırıldığında, son Buzul Çağının sonlarını takip eden süre içerisinde gerçekleşen zihniyet değişiminin bir yansıması olarak motif repertuarında dikkate değer bir içerik değişimininin meydana geldiğini görürüz. Paleolitik mağara sanatının tersine, Neolitik resim sanatında insan çok daha belirgin bir rol alır. Dahası, Neolitik resim sanatında insan artık doğanın eşit bir parçası olarak değil, daha önemli ve hayvan dünyasından daha ‘yüksekte’ olarak tasvir edilir. Görünüşe bakılırsa, insanın doğayı algılama ve doğa içerisinde kendisini konumlandırma biçimi, iklim değişikliği ve kaynaklardaki artış ile birlikte değişmiştir. İnsan artık doğal dünya içerisinde yalnızca pasif olarak görev almıyor, aktif olarak onu değiştirmeye ve kullanmaya başlıyordu. Do-

Aktüel Arkeoloji 67

Göbekli Tepe’de kazı çalışmalarından bir görüntü. T-biçimli dikilitaş üzerinde kuş motifleri görülüyor. © Alparslan Berber

Çanak çömleğin ortaya çıkışından bile daha erken tarihli olan anıtsal yapılar, birbirlerine duvar ve sekiler ile bağlı T-biçimli dikilitaşların içerisine yerleştirildiği dairesel duvarlar ile yapıların merkezine yerleştirilmiş iki büyük boyutlu dikilitaştan oluşur. Yapıların tümü belirli bir süre sonra bilinçli olarak toprakla doldurulmuş ve neredeyse bir mezarı andırır biçimde kapatılmıştır. Göbekli Tepe’den taş kap örneği. © DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Göbekli Tepe’nin Çanak Çömleksiz Neolitik B Döneminin anıtsal, dairesel mimarisine bir örnek olan D yapısı. © DAI, N. Becker, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

68 Aktüel Arkeoloji

layısıyla, T-biçimli antropomorfik dikilitaşlar, insanın hayvan dünyası üzerinde uygulamaya başladığı gücün ve bu zihniyetin göstergesi olabilir. Bu ‘zihinsel’ kontrol, ‘kültürel’ ve dolayısıyla ‘fiziksel’ kontrolün ortaya çıkmasında doğrudan bir önkoşul olarak görülebilir. Böylece hayvancılık ve en nihayetinde evcilleştirme gerçekleşmiştir. Göbekli Tepe’de şimdiye dek yürütülen çalışmalarda, hayvan kemikleri veya bitki kalıntılarında evcilleştirme izine rastlanmamıştır. Ancak bitki yetiştirme çok daha eskiye dayanır ve bu yönde atılan ilk adımların bitki ve hayvan fenotiplerinde görünür izleri yoktur. Yapılan genetik analizler, tek taneli küçük kızıl buğday ile gernik buğdayının, Göbekli Tepe’nin beslenme bölgesinde yer alan Karacadağ bölgesinde evcilleştirildiğini gösterir. Bu tür şölenlerde ortaya çıkan rekabet kavramı ve bunun beraberinde getirdiği toplmsal baskı, erken Çanak Çömleksiz Neolitik avcı toplayıcı gruplarının, anlık getiriler üzerine kurulu geleneksel besin aktivitelerini devam ettirmek yerine, besin kaynaklarından faydalanmaya yönelik daha sürdürülebilir yöntemler geliştirmesini sağlamış olabilir. Ancak besin fazlasının biriktirilmesi, saklanması ve -en önemlisi- yeniden dağıtılması gerekir. Bu noktada ortaya çıkan otorite ihtiyacı, bazı karizmatik bireylerin sosyal güç elde etmesine olanak vermiştir. Sürdürülebilir kaynak işletme ve uzun süreli depolama yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte yerleşik hayata geçiş kaçınılmaz olmuştur. Yerleşik hayata geçişin ardından daha geniş toplulukların ortaya çıkışı, kaçınılmaz olarak iç karışıklıklara sebep olmuş, böylece kurallar ile düzenlemeler ve dolayısıyla otorite ve hiyerarşik yapıların ortaya çıkmasına yönelik talepleri körüklemiştir. Büyüklüğünü Göbekli Tepe ile birlikte anlamaya başladığımız, farklı coğrafyalardan gelen avcı toplayıcı grupların düzenlediği bu önemli toplantılar, insanlık tarihindeki bu büyük değişimi ateşleme görevini görmüş olabilir. Sonuç olarak, anıtsal yapıların inşa edilmesi gibi karmaşık ve kolektif görevlerin yerine getirilmesi için mümkün olduğunca çok adam toplamak amacıyla düzenlenen bu dini gerekçeli iş şölenleri, besin üretiminin başlangıcının ve dolayısıyla bizim dediğimiz bu medeniyetin doğuşunun zeminini hazırlamış olabilir.

Aktüel Arkeoloji 69

C yapısında bulunan P12 numaralı dikilitaşın sağ tarafı üzerinde çeşitli kabartma bezemeler görülüyor. “T” formunun baş kısmında çeşitli kuş motifleri yer alırken, gövde kısmında ise bir yaban domuzu ve bir tilki görülüyor. © DAI, D. Johannes, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Göbekli Tepe’yi

Kim İnsa Etti Trevor WATKINS

70 Aktüel Arkeoloji

Göbekli Tepe’deki T-biçimli dikilitaşların üç boyutlu canlandırması. Bu fotoğraf AhmetArkeoloji Yazman’ın yönettiği Aktüel 71 “Dünyanın İlk Tapınağı” isimli belgeselden alınmıştır.

Obsidyen Byblos tipi ok ucu. Çayönü, MÖ 10.-7. binyıl, Diyarbakır Müzesi

Sofistike avcı-toplayıcılar olarak adlandırabileceğimiz bu insanlar, uzun ömürlü yerleşimlerde, geniş, yerleşik topluluklar halinde bir arada yaşayan ve buğday ve arpa ekip biçmeye başlayan dünyadaki ilk insanlardı.

G

öbekli Tepe, yirmi yıllık araştırmalardan sonra bile halen gizemini koruyor. Alana gelen ziyaretçiler anıtsal yapılarla, devasa T-biçimli dikilitaşlarla ve taşların üzerine kazınmış sıra dışı şekillerle ilk kez karşılaştıklarında, bunların yarattığı etki akıllara durgunluk verecek derecede oluyor. Burası hiçbir yere benzemiyor. Buradaki görsellik alışılmışın dışında ve tamamıyla özgün. Fakat ilk şok atlatıldıktan sonra akla sorular gelmeye başlıyor. Arkeologlar birer dedektif gibi soruları cevaplamaya ve çözümler üretmeye çalışıyorlar. İlk önce bazı delillere ulaşmak zorundalar. Bazı ipuçları elde ettikleri ve bir soruyu cevapladıkları zaman biliyorlar ki cevaplanan ilk soru başka soruların ortaya çıkmasına neden oluyor. Göbekli Tepe’yi inşa edenlerin kim olduğu sorusuna yanıt vermek istiyoruz. Biliyoruz ki, onlar hakkında öğrenebileceğimiz herhangi bir şey, yaptıkları bu anıtları ve taşların üzerine kazınan şekilleri biraz daha anlamamıza yardımcı olacak. 72 Aktüel Arkeoloji

Bir mekanın ne zaman yapıldığını bilirsek, o tarihlerde orada kimlerin olduğu konusunda bazı tarihsel bulgulara hemen ulaşabiliriz. Ve biz Göbekli Tepe’nin ne zaman yapıldığını biliyoruz. Alandaki bulgular üzerinde yapılan ve sayısı gitgide artan radyo-karbon analizleri, bu anıtsal dairesel yapıların Neolitik Dönemin en erken yüzyıllarına, MÖ yaklaşık 9500-8800 yılları arasına tarihlendiğini gösteriyor. İçerisinde daha küçük boyutlu bir ya da iki dikilitaş bulunan daha küçük dikdörtgen yapıların inşa edildiği geç mimari evre, buranın hikayesini MÖ yaklaşık 8500’e doğru birkaç yüzyıl ileri taşıyor. Bölgede bu tarihlerde yaşayan insanlar hakkında bir şeyler söyleyebiliriz: Sofistike avcı-toplayıcılar olarak adlandırabileceğimiz bu insanlar, uzun ömürlü yerleşimlerde, geniş, yerleşik topluluklar halinde bir arada yaşayan ve buğday ve arpa ekip biçmeye başlayan dünyadaki ilk insanlardı. Birçok insan için, “avcı-toplayıcılar” terimi denince akla antropologlar tarafından yapılan tanımlamalar gelir. Afrika’nın kurak bölgelerinde, Avustralya’nın taşrasında veya Kuzey Kutup bölgesinde hayatta kalma mücadelesi veren avcı toplayıcı topluluklara dair çizilen bu resim yanıltıcıdır. Günümüz dünyasında avcı toplayıcı toplumların çoğu, doğal yiyecek kaynaklarının sadece küçük nüfuslara yeteceği yerlerde, daha sert ve marjinal ortamlarda yaşarlar.

Aktüel Arkeoloji 73

Merkez dikilitaşları, el ve kolların yanı sıra kemer ve peştemal tasvirleri ile belirtilen antropomorfik özellikler taşıyor. Oldukça büyük boyutlu ve soyut üslupta işlenmiş bu dikilitaşların insandan daha büyük, daha güçlü, belki de tanrısal varlıkları temsil ettiği düşünülüyor. © DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Kireçtaşı hayvan başı heykeli. Göbekli Tepe’den de bildiğimiz kireçtaşı küçük hayvan başlarının boyun kısımlarındaki kırılma izleri, bunların bilinçli olarak koparılmış olabileceklerini düşündürür. Nevalı Çori, Şanlıurfa Müzesi

Dağın tepesinde çıplak bir kireçtaşı üzerinde konumlanan Göbekli Tepe hemen dikkati üzerine çeker. Göbekli Tepe, tipik, uzun süreli bir kerpiç yerleşim yeri özellikleri göstermez. Su ve yerel yiyecek kaynaklarına olan uzaklığıyla bu yer, insanların kalıcı olarak yaşayabileceği bir yer değildir.

Göbekli Tepe ana kazı alanı Berthold Steinhilber, ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

74 Aktüel Arkeoloji

Anadolu’da, Levant bölgesinde (Doğu Akdeniz ülkeleri) ve Kuzey Mezopotamya’da jeolojik Holosen’in başlangıcında, arkeolojik olarak Neolitik dönemde yaşayan insanlar, televizyon belgesellerinde gösterildiği gibi değildi. Göbekli Tepe’de bulunan kalıntılar, bu alanı inşa eden insanların nasıl yaşadığına dair çeşitli bilgiler sunuyor. Bu kalıntılar arasında insanların

yediği etten arta kalan birçok yabani hayvan kemiği, yüzbinlerce taş parçası, yontulmuş taş aletlerin yapımı ve kullanımından kalan molozlar var. Bu insanlar büyük olasılıkla zamanlarını -haftalarını veya olasılıkla aylarını- taşları çıkartmak, sütunları şekillendirmek, şekillendirdikleri sütunları yerlerine taşımak ve anıtları yapmaya harcıyorlardı ve Göbekli Tepe’de sürekli olarak yaşamıyorlardı. İlk bakışta Göbekli Tepe, Türkiye’nin, Levant bölgesinin ve Mezopotamya’nın bir ucundan diğer ucuna, hemen her yerinde görülebilen diğer höyüklere benziyor. Alana yaklaştığınızda, çıplak kayanın ufuk çizgisinde devasa bir tepe görülüyor. “Höyük”, insanların uzun süre boyunca kerpiç evlerde, kümeler halinde birbirlerine yakın yaşadıkları yerdir. Kerpiç evlerin bakıma ihtiyacı vardır ve zamanla yenilenmek zorundalar. Yan yana dizilmiş yerleşimlerde yaşayan insanlar, eski evi söker, eski evin kalıntıları üzerine yeni evler inşa ederler. Bu şekilde, yavaş yavaş kerpiç molozlar ve diğer atılmış çöplerle, insan yapımı katmanlaşmış tepeler meydana getirirler.

Fakat Göbekli Tepe’nin tipik, uzun süreli kerpiç bir yerleşme olmadığı açıktır. Dağın tepesinde çıplak bir kireçtaşı üzerinde konumlanan Göbekli Tepe hemen dikkati üzerine çeker. Su ve yerel yiyecek kaynaklarına olan uzaklığıyla bu yer, insanların kalıcı olarak yaşayabileceği bir yer değildir. Göbekli Tepe’de şimdiye kadar devam eden kazılarda yalnızca anıtsal taş mimari ortaya çıktı, fakat diğer höyüklerden bildiğimiz konutsal yapıları andıran hiçbir kalıntı bulunamadı. Alanın tamamında yürütülen jeofizik yüzey araştırmalarında da, alanda daha önceden ortaya çıkarılan anıtsal yapılara benzer, daha pek çok, büyük, dairesel, taş yapıların mevcut olduğu tespit edildi. Peki Göbekli Tepe normal bir yerleşim yeri değilse, nasıl bir yerdi? Göbekli Tepe’yi inşa eden ve burayı ziyaret eden insanlar başka yerlerden geliyorlardı. Son yıllarda Göbekli Tepe civarında yapılan araştırmalarda, hem Türkiye’nin güneydoğusunda hem de Kuzey Suriye’de erken Neolitik Döneme tarihlenen başka yerleşmeler de bulundu ve bu alanlarda kazılar yapıldı. Bu yeni alanların çoğu, Dicle ile Fırat vadilerinde barajların inşa edilmesinden hemen önce yapılan kurtarma projeleri kapsamında keşfedilerek ortaya çıkarıldı. Bu araştırmalar sonucunda, Göbekli Tepe ile çağdaş bu yerleşmelerin, taş temeller, kerpiç duvarlar, ahşap ve balçık çatıyla inşa edilmiş konutlardan oluştuğu anlaşıldı. Neolitiğin başlarına denk gelen bu tarihlerde, insanların birbirini takip eden jenerasyonlar boyunca bir arada yaşadığı bu tür sürekli yerleşmelerin ortaya çıkışı insanoğlunun tarihinde çok yeni bir gelişmeydi. Neolitik Dönemin başlangıcı, tarım faaliyetlerinin kuruluşundan önce bile oldukça yeni bir hayatı temsil etmekteydi. Daha önceleri köy yaşantısının, çiftçilik, tarım ve hayvancılık gibi faaliyetlerin ortaya çıkışının ardından gerçekleştiğini düşünüyorduk. Tarihöncesine yönelik bu basit bakış açısına göre, tarımcılığın benimsenmesi insanın doğaya olan bağımlılığını da sonlandırmıştır. Tarihöncesi avcı-toplayıcılar hakkındaki görüşlerimiz, köy yaşantısı süren çiftçilerin yaşamlarıyla keskin bir şekilde zıtlık oluşturuyordu. Avcı toplayıcılar, doğanın izin verdiği ölçüde, sürekli günlük yiyecek arayan ve küçük gruplar halinde yaşayan topluluklar olarak görülüyordu.

İnsan başı ve yırtıcı kuş heykeli. Heykelin Nevalı Çori’nin en eski kült yapısından geldiği ve muhtemelen daha büyük, sütunlu bir kompozisyonun parçası olduğu düşünülmektedir. Nevalı Çori, Şanlıurfa Müzesi

Aktüel Arkeoloji 75

Göbekli Tepe’de bulunan kalıntılar arasında insanların yediği etten arta kalan birçok yabani hayvan kemiği, yüzbinlerce taş parçası, yontulmuş taş aletlerin yapımı ve kullanımından kalan molozlar var. Bu insanlar, büyük olasılıkla zamanlarını -haftalarını veya olasılıkla aylarını- taşları çıkartmak, sütunları şekillendirmek, şekillendirdikleri sütunları yerlerine taşımak ve anıtları yapmaya harcıyorlardı ve Göbekli Tepe’de sürekli olarak yaşamıyorlardı. Göbekli Tepe’de bulunan

natüralist üslupta işlenmiş insan başı heykelleri ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Bu erken Neolitik yerleşmelerini destekleyen temel ekonomi üzerine sahip olduğumuz bilgi, dinamik bir dönüşüm sürecinde olan bir dünyayı tanımlar. Göbekli Tepe çevresindeki bölgede bulunan bu yeni yerleşimler, nispeten geniş nüfuslara sahip kalıcı yerleşimlerin oluşumunun, tarımın ortaya çıkışından daha önce gerçekleştiğini gösterir. Göbekli Tepe’deki anıtsal yapıların inşa edildiği tarih olan Neolitik Dönemin başlarında, bölgedeki kalıcı yerleşmelerde yaşayan insanlar ne göçebe avcıtoplayıcılar ne de sıradan çiftçilerdi. Daha ziyade, bu insanlar yaban buğdayı ve arpası, mercimek ve nohut hasatçılarıydı. Bitkilerin evcil biçimlerini alması ve ayrıca çiftçiliğin güvenilir ve verimli bir yaşam biçimi haline dönüşmesi için her ne kadar birkaç yüzyıl geçecek olsa da, son dönem araştırmaları, bu insanların, bu bitki türlerinin bir kısmını ya da tamamını basit bir şekilde ekip biçmeye başladıklarını öne sürer. Eğer Göbekli Tepe yerleşik bir topluluğun içerisinde yaşadığı bir yerleşim yeri değilse, bu yapıları kim inşa etti ve heykelleri kim yaptı? Bölge yakınlarında, daha alçak rakımda bir yerleşmenin bulunması anlamlı olabilirdi ancak yine de bu bizim sorumuzu çözmezdi. Bu erken yerleşik toplumlar, daha erken tarihli göçebe, avcı-toplayıcı gruplardan daha kalabalık olsalar da, bunlar, muhtemelen 150-200 kişiden oluşan oldukça küçük topluluklardır. Buradaki sorun, Göbekli Tepe’deki anıtsal yapılar gibi büyük boyutlu yapıların inşası için gerekli iş gücüdür. Bu tür bir köy toplumunda bulunan güçlü yetişkin sayısı, Göbekli Tepe’deki anıtsal yapılardan birinin inşası için gerekli iş gücü için bile yetersizdir. Avcılar ve toplayıcılar veya avcılar ve çiftçiler olmaları fark etmeksizin, tüm halkın bir yıllık süre boyunca, taş ocağından taş çıkarmak, bunları yontmak ve Göbekli Tepe’deki yapıları inşa etmek için ayırabilecekleri zaman oldukça kısıtlıdır.

76 Aktüel Arkeoloji

Kısacası, Göbekli Tepe’deki yapılardan birinin inşası, herhangi bir çağdaş yerleşmenin gerektirebileceğinden çok daha büyük bir iş gücüne ihtiyaç duyar. Unutmamak gerekir ki, bu dönemde taş ocağından taş çıkaran ekibin bu taşları çıkarırken ve yekpare dikilitaşları şekillendirirken kullanabilecekleri metal aletler yoktu. Tüm bu işler, taş aletlerle ve kollarının gücüyle yürütülmek zorundaydı. Eğer, tüm bu görevlerle yükümlü bir iş gücü varsa, suyu taşıma ve işgücü için gerekli olan yiyecekleri hazırlama ve getirme gibi görevlerle yükümlü ikinci bir ekip daha olmalıydı. Yapıların çoğu, çamur harcı içerisine yerleştirilen büyük taşlardan meydana gelen iki veya üç konsantrik duvardan oluşur. Duvarlar tamamlanmadan önce, yaklaşık on dört adet dikilitaşı bir araya getirmek gerekiyordu: İkisi merkezde, on iki tanesi de çevre duvarı etrafında durmalıydı. Bu dikilitaşları hareket ettirmek, kaldırmak ve dikmek için yeteneğin yanı sıra birçok insanın kas gücüne ihtiyaç vardı. Dikilitaşların her birini hazırlamak için büyük bir işgücü gerekiyordu. Dağdaki kireçtaşı oluşumu her ne kadar uygun tabakalar halinde olsa da, her bir dikilitaşı çıkarma işi çok büyük bir işgücüydü ve muhtemelen haftalar alıyordu. Dolayısıyla, bu tür bir görevin yerine getirilmesi için çok büyük bir işgücünün varlığını ve buna ek olarak çeşitli yerleşmelerden gelen insanların oluşturduğu bir ekibin onlara yardım ettiğini, bu insanların dikilitaşlardan oluşan bu anıtsal yapıların birini inşa etmek için büyük bir görev altında birleştiklerini düşünmemiz kaçınılmaz. Bölgede son zamanlarda kazısı yapılan yerleşimlere bakıldığında, birçok kültürel özelliğin paylaşıldığına dair belirgin bulgular olduğunu görüyoruz. Bunlar kuşkusuz birbirlerini tanıyan topluluklardı ve diğerlerinin kendilerine benzer topluluklar olduğunun farkındalardı.

Bu toplulukların birbirleriyle iletişim halinde olduklarını biliyoruz çünkü kendi aralarında ürün ve malzeme değiş tokuşu yaptıklarını görebiliyoruz. Bu alanlarda bulunan materyallerin bazıları egzotiktir ve her ne kadar çok uzak mesafelerden geliyor olsalar da, hemen her alanda küçük miktarlarda bulunmuşlardır. Örneğin, bulunan çok az miktarda obsidyen üzerinde yapılan analizler, Kapadokya ya da Doğu Anadolu’daki volkanik kaynaklarda yapılan kimyasal analizlerle uyuşmaktadır. Deniz kabukları dikkat çeken bir diğer egzotik materyaldir. Kabuklar delinmiş ve kolyelere takılmış, veya kıyafet üzerine süs olarak dikilmiş olabilirler. Kabukların çoğu Akdeniz kökenlidir, fakat bunların bulunduğu arkeolojik sitler denizden oldukça uzaktadır. Araştırmacılar bazı deniz kabuklarını Kızıl Deniz’e özel bir tür olarak tanımlamışlardır. Tüm bunlar, Orta Anadolu’dan Kuzey Ürdün’e ve İsrail’e uzanan değiş-tokuş ağlarının varlığına işaret ediyor.

Tell Qaramel’de ortaya çıkan bir taş plaka üzerinde çift başlı yılan motifi görülüyor.

Bu egzotik materyaller, farklı topluluklardan gelen insanlar arasında değiş-tokuş edilmiş olmalıdır. Bu tür bir değiş-tokuş, iyi sosyal ilişkilere işaret eder. Bu insanlar düzenli olarak birbirleriyle temas halindeydiler ve ilginç ve işe yarar olan bütün kültürel yenilikleri hemen öğreniyorlardı. Örneğin, Neolitik Dönemin başlarından beri insanlar okları için yontulmuş taş uçların yeni çeşitlerini yapmaya başlamışlardı. Ok uçlarının tasarımının neden değiştirildiğini bilmiyoruz ancak bunun sebebi avlanan hayvanların ya da kuşların bu dönemde değişmiş olması değildi. Muhtemelen, yeni bir kültürel modanın peşinden gidilmişti. Bu tür moda akımlarını kendi zamanımızdan da biliyoruz, örneğin dünya çapında yayılmış Amerikan stili kot pantolonların giyilmesi veya belirli gazlı içecek markaları veya hamburgerlerin tadının bilinmesi gibi... Erken Neolitik Dönemde, ok uçlarının yeni biçimi her yerleşimde neredeyse eş zamanlı olarak görülmeye başlar, ta ki diğer bir yerleşim yeni bir biçim yaratıp ortaya koyana, diğeriyle yer değiştirene kadar. Göbekli Tepe’deki büyük dairesel yapılarla çağdaş olan yerleşmeler de obsidyen ve deniz kabukları gibi egzotik materyallerin sosyal değişim ağına katılmışlardı ve ok uçlarının özel tasarımındaki en güncel modayı ya da yontulmuş taş aletlerin biçimlendirilmesi için gerekli prosedürü paylaşmışlardır. Ayrıca bize oldukça yabancı görünen ölü uygulamaları konusundaki gelenekleri de paylaşmışlardır. Hemen hemen bütün yerleşmelerde, evlerin arasında veya evlerin zemininin hemen altında, ölülere ait kalıntılar bulunmuştur. Ayrıca, birçok örnekte gömülerin, ölülerin kafataslarını geri almak için yeniden açıldığı anlaşılmıştır. Bu nedenle iskeletlerin çoğunun kafatası yoktur, diğer yandan geri alınan kafataslarının bazıları da evin zemininde sığ bir çukura küçük gruplar halinde gömülü şekilde bulunmuştur. Ölülerin gömülme biçimleri bir yerleşmeden diğerine farklılık gösterir: örneğin, gövde yan tarafa doğru yatırılmış, veya bir yerleşmede olduğu gibi silindir biçimde bir çukur içerisinde, dik oturtulmuş, dizleri çene altında bükülü vaziyette yerleştirilmiş olabilir. Gömülerin yerleşme içerisinde bulunması ve ölünün kafatasının geri alınması uygulamaları, erken Neolitik topluluklarının çoğunda görülür.

Göbekli Tepe’deki T-biçimli bir dikilitaş üzerine işlenmiş üç boyutlu hayvan heykeli ©DAI, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Aktüel Arkeoloji 77

Göbekli Tepe ve çevresindeki bazı yerleşmelerde bulunan, üzerinde bazı işaretlerin yer aldığı taş plakalar, bir tür bir bilgi deposunu, insanlık tarihinde henüz yeni olan bir çeşit iletişim sitemini yansıtıyor olabilirler. Tabletler üzerindeki işaretler, çivi yazısı sisteminin bir prototipi, basitleştirilmiş resimler ve ideogramlar olarak görülebilir. Dolayısıyla, dördüncü binyıl Mezopotamya’sında karşımıza çıkan ilk gerçek yazının öncüsü olabilirler. Göbekli Tepe çevresindeki 150 kilometrelik alana yayılmış Neolitik yerleşmelerde ortaya çıkan taş plakalar

Tell ‘Abr

Boncuklu Höyük

Jerf el Ahmar

Tell Qaramel

78 Aktüel Arkeoloji

Ve bu ortak uygulamalar, toplumların ortak inançları ve ritüellerinin önemine ilişkin ortak fikirleri olduğuna yönelik bir işarettir. Türkiye’nin güneydoğusunda ve Kuzey Suriye’de yakın zamanda bulunan yerleşmelerin bazılarında, Göbekli Tepe’deki anıtsal taş yapılara benzer yapı örnekleri keşfedilmiştir. Bunlar Göbekli Tepe’dekiler kadar büyük olmasalar da, anıtsal boyuttadırlar ve komünal veya kamusal yapıları olmalıdırlar. Yaklaşık 7 metre çapındaki bu geniş, dairesel yapılar, insanların yaşadığı evlerden oldukça farklıdır ve sıradan evlerin karakteristik özelliklerinden hiçbirine sahip değildir. Yapıların iç tasarımları her ne kadar farklılıklar gösterse de, anıtsallıkları aynıdır. Bunların, Göbekli Tepe yapılarıyla paylaştıkları bir diğer özellik ise, Göbekli Tepe’deki yapıların kullanım sürelerinin dolmasının ardından toprak ile doldurularak kapatıldıkları gibi bu yapılar da bilinçli olarak tahrip edilmiş ve gömülmüştür. Göbekli Tepe etrafındaki bölgede -Göbekli Tepe çevresindeki 150 kilometrelik alanda- yaşayan topluluklar birbirlerinden haberdardı ve egzotik materyalleri değiş-tokuş etme ve kültürel fikirler ve yenilik paylaşma konusunda birbirleriyle sürekli iletişim halindeydiler. Son on veya yirmi yılda araştırılmaya başlanan bu Neolitik yerleşmelerde ortaya çıkan yeni bir buluntu tipi, önce bir alanda, sonra diğerinde ve sonra da bir başkasında görülmüştür. Çok küçük boyutlu ve oldukça nadir bulunan bu eserler, pürüzsüz, ince

damarlı taş plakalardır. İki tarafı da düz olan plakalar yaklaşık olarak kare veya bazen oval biçimdedir. Bu plakalardan biri avuç içinize kolaylıkla sığabilir. Bu küçük taş plakaların beklenmedik özelliği, düz yüzeylerine dikkatlice kazınmış olan işaretlerdir. Plakalar farklı alanlarda bulunmuş olsalar da üzerlerinde yer alan işaretlerin bölgede yaygın olarak kullanıldığını görebiliriz. Bu taş plakaların ilk örnekleri, Türkiye sınırına yakın, Suriye’de Fırat kıyısında, Jerf el-Ahmar’da ortaya çıktığında, arkeologların ilk tepkisi bunların bezenmiş taşlar olduğuydu. Bu dönemde üzerine motif kazınmış küçük taş eser tiplerinin varlığını zaten biliyorduk. Bu taşların bir yüzeyi kıvrımlı diğer yüzeyi ise düzdü. Düz yüzeyinde sığ bir yiv vardı. Arkeologların tahmini bunların ok saplarını düzleştirmek ve düzgünleştirmek için kullanılan aletler olduğu yönündeydi. Bu taş aletlerin bazılarının üzerinde kazınmış birkaç çizgi veya basit bir bezeme modeli vardı. Yeni keşfedilen taş plakalar ise bunlardan farklıdır. Taşlar üzerinde dikkatli bir şekilde kazınmış motifler işaretlerdir ve basit bir bezeme değildir. Bu işaretlerden bazıları, örneğin yılan, Göbekli Tepe’deki dikilitaşlar üzerindeki kabartmalarda da görülür. Bu işaretlerin bazıları birçok alanda görülür. Bu işaretler bir çeşit ön-yazı mıydı? Taş plakalar, Güney Mezopotamya’da ortaya çıkan ilk kil tabletlerle hemen hemen aynı boyutlardadır. Tabletler üzerindeki işaretler, çivi yazısı sisteminin bir prototipi, basitleştirilmiş resimler ve ideogramlar olabilir. Üzerlerinde yer alan basit işaretlerle bu taş plakalar daha erken bir yazı sistemi olabilir miydi? Şu an, yalnızca az sayıda taş plaka örneği bulunduğundan ve işaretlerin sayısı kısıtlı olduğundan, bu işaretleri “çözmek”, işaret sisteminin nasıl oluştuğunu ve ne tür bilgiler taşıdığını anlamak henüz mümkün değil. Bu nedenle, taş plakaların bir topluluktan diğer topluluğa bir mesaj taşıyıp taşımadığını veya amaçlarının sahipleri için önemli olan bir bilgiyi kaydetmek olup olmadığını bilmiyoruz. Bu tür işaretler taşıyan plakalardan iki tanesinin Göbekli Tepe’de, sürekli bir yerleşik toplumun olmadığı bir yerde, bulunmasından dolayı, bu plakaların insanlar tara-

Göbekli Tepe

fından bir yerden diğerine taşındığını söyleyebiliriz. Ayrıca bu erken Neolitik toplulukların bir tür işaret sistemini paylaştıklarını da söyleyebiliriz. Taş plakalar oldukça küçük boyutlu, ve üzerlerindeki işaretler oldukça basit olsalar da, bunlar olasılıkla bir bilgi deposunu, insanlık tarihinde henüz yeni olan bir çeşit iletişim sitemini yansıtıyor olabilirler. Dolayısıyla, dördüncü binyıl Mezopotamya’sında karşımıza çıkan ilk gerçek yazının öncüsü olabilirler. Sonuç olarak, Göbekli Tepe etrafındaki ilk Neolitik topluluklar tarafından inşa edilen bu yoğun paylaşım ve değiş-tokuş ağlarının doğası ve amacı hakkında bir varsayımda bulunmak istiyorum. Geniş bir bölgeye yayılan, çok sayıda insanın Göbekli Tepe’deki anıtları yapmak için, neden böylesine büyük bir planlama, düşünce, hayal gücü ve tüm bunların ötesinde iş gücünü ortaya koyduklarına dair bir neden bulmalıyız. Klaus Schmidt, bu anıtların ilk tapınaklar olduğunu, diğer bir değişle insanların bu yapıları tanrılarının betimlerini barındırmak, ritüellerini gerçekleştirmek ve bu tanrılara adaklar yapmak için inşa ettiklerini öne sürmüştür. Bu düşündürücü bir varsayımdır ve birçok bilim insanı şimdilerde Göbekli Tepe’deki betimlemelerin dinin evrimiyle ilgili bize ne söylediğini düşünmeye başlamıştır. Bir topluluk ne kadar büyük olursa, onu bir arada tutmak için etkileyici bir ideolojinin paylaşılması gerekliliği de artar. Neolitik başlarında, daha önceki insan topluluklarının hiçbirinde olmayan, birkaç yüz insanın bir şekilde bir arada yaşadığı ilk sürekli yerleşmeleri görüyoruz. Peki bu topluluklar, ortak bir ideolojiye sahip, böylesine geniş çaplı bir bölgesel topluluğun inşa edilmesi için neden bu kadar çok yatırım yapmışlardır?

Güneybatı Asya’nın bu dönemdeki bir özelliği belki bize ipucu verebilir. Arkeologlar, antropologlar ve evrim psikologları, tarım topluluklarının ortaya çıktığı zamanda, bu dönemin çağdaş bahçecilik ve tarım toplumları arasında, vahşi ölümlere kanıt oluşturan ölü gövdelerinin sayısında bir artış olduğunu gözlemlemişlerdir. Bazı bulgular, bu vahşi ölümlerin, iki birey arasındaki anlaşmazlıktan, iki aile arasındaki kan davasından daha ziyade, gruplar arasındaki savaşlardan kaynaklandığını gösterir. Güneybatı Asya Neolitiği bu çekişme ve savaş resmine uymaz. Neolitik alanlarda yapılan birçok kazıda, ölülerin yaygın bir şekilde evin içine veya yerleşme içerisine gömülmüş oldukları tespit edilmiştir. Bu ölü gömme geleneğinden dolayı oldukça fazla insan gövdesi çıkmıştır. Bu gömüler arasında, keskin bir taş ok ucunun vücuda saplanmış halde bulunduğu bazı durumlar ortaya çıkmıştır. Ancak bu yerleşmelerde, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, müşterek savaşlar, mücadeleler ve katliamlara işaret eden bulgulara rastlanmaz. Diğer yandan, birliğe, paylaşılan betimlemelere ve inançlara dayalı yüksek bir toplum seviyesi yaratmak için özenli ve maliyetli bir ağın var olduğuna dair kanıtlarımız var. Dolayısıyla benim hipotezim şudur: Bu ilk Neolitik toplumlar, çatışmalara yol açacak olan rekabetin yaratacağı risklere engel olmak için ortak kültürel fikir ve ideallere dayalı, geniş çaplı bölgesel toplulukların oluşturulmasına yönelik yatırımda bulunmuştur ve yüzyıllar boyunca savaş değil barış içinde yaşamayı başarmışlardır.

Göbekli Tepe

Göbekli Tepe

Tell ‘Abr

Tell ‘Abr

Aktüel Arkeoloji 79

Uygarlığın Kökeni Şölenler Brian Hayden

Şölenlere özel olarak davet edilen ve şölen sahiplerinden hediyeler alan kişilerin uygun bir zaman dilimi içinde bu davetlere ve hediyelere karşılık vermesi beklenir. Bu tür beklentiler, davet ve hediyelere karşılık vermeyi öngören açıkça belirtilmemiş anlaşmalara benzer. Şölen davetinin ve buna bağlı olarak karşılık verme yükümlülüğünün kabul edilmesiyle, bireyler etkinlik sahibi ile açıkça belirtilmemiş veya üstü kapalı bir sosyal müttefiklik içine dahil olurlar. 80 Aktüel Arkeoloji

Bir cenaze töreni sırasında Toraja kabilesi

Aktüel Arkeoloji 81

Hayvan betimli taş kap parçası, Hallan Çemi, Diyarbakır Müzesi

Hayvan betimli ve geometrik bezemeli taş kap. Körtik Tepe, Diyarbakır Müzesi

82 Aktüel Arkeoloji

S

ölenler neredeyse herkesin keyif aldığı aktivitelerdir. Doğum günleri, düğünler, bayramlar ve diğer pek çok eğlenceli etkinlik yılın en ilgi çekici anlarını oluşturur. Bugün dünya genelinde pek çok geleneksel köyde düzenlenmeye devam eden şölenler, uygarlığın doğuşunda eğlence yönünün yanı sıra çok daha ciddi bir role sahipti. Aslına bakılırsa, ilk şölenlerin, Yakın Doğu’da ve diğer yerlerdeki ilk medeniyetlerin ortaya çıkışında aracı bir rol oynamış olabileceğini söyleyebiliriz. Anadolu’nun önemli yerleşmelerinden Hallan Çemi, Göbekli Tepe, Çatalhöyük ve Çayönü’nde elde edilen bulgular, şölenlerin uygarlık yolunda atılan temel adımlarda önemli bir role sahip olduğunu gösterir. Ancak bu yerleşmeleri incelemeden önce, geleneksel anlamda şölenin ne olduğunu anlamamız gerekir.

Güneybatı Asya’daki geleneksel şölenler üzerine yaptığım son 20 yıllık etnoarkeolojik çalışmalarım sonucunda vardığım sonuçlardan ilki, geleneksel şölenlerin pek çok farklı unsurun bir araya gelmesiyle oluştuğudur. Şölenler, şüphesiz, eğlence ve sosyal etkinlikler için bir ortam yaratır. Konuklar için her zaman bol miktarda ve sıklıkla özel yiyecekler bulunur. Bunun yanı sıra dans, içki, şarkı söyleme, müzik, ritüeller, tiyatro performansları, özel kıyafetler giyme gibi etkinlikleri de içerirler. Tüm bunların amacı, şölen sahibinin düzenlediği etkinliklere, farklı amaçlar uğruna, insanları çekmektir. Ne de olsa, şölenler oldukça pahalı etkinliklerdir ve bu etkinlikleri düzenleyen kişiler, tüm bu uğraş ve masraflarından çıkar sağlamayı beklerlerler. Çalışmalarım sonucunda ulaştığım ikinci sonuç, şölenlere özel olarak davet edilen ve şölen sahiplerinden hediyeler alan kişilerin uygun bir zaman dilimi içinde bu davetlere ve hediyelere karşılık verme zorunluluğudur. Bu tür beklentiler, davet ve hediyelere karşılık vermeyi öngören açıkça belirtilmemiş anlaşmalara benzer. Şölen davetinin ve buna bağlı olarak karşılık verme yükümlülüğünün kabul edilmesiyle, bireyler etkinlik sahibi ile açıkça belirtilmemiş veya üstü kapalı bir sosyal müttefiklik içine dahil olurlar. Taraflardan her biri, diğerini ekonomik meselelerde olduğu gibi, politik ve sosyal çatışmalarda da destekler ve yardımcı olur. Bu tür bir destek, hıyanet, hırsızlık, büyücülük, veraset anlaşmazlığı, borcunu ödememe, ritüellere karşı gelme, diğer insanların evcil hayvan ve ekinlerine zarar verme gibi suçlamaları içeren sosyal ve politik çatışmaların oldukça yaygın olduğu kabile toplumlarında hayati önem taşır. Kişinin bu gibi suçlamalara ve ceza tehditlerine karşı kendini savunabilmesi için toplum içinde güçlü müttefiklere ihtiyacı vardır. Ayrıca, kıtlık gibi tehditlerle karşı karşıya kalındığında, yiyecek ödünç almak için böyle bir destek ağına sahip olmak hayati önem taşır. Yiyeceklerinin tümünü kendileri üreten köylerde kıtlık bir çok farklı sebepten meydana gelebilir. Hane halkındaki yetişkinler, kaza ya da hastalık sonucu tarlalarda çalışamayabilir. Ekinler kuru hava nedeniyle kuruyup çürüyerek bozulabilir, böcek ya da hayvanlardan salgın hastalıklar yayılabilir, hayvanlar veya kuşlar ekinleri tüketebilir. Dolayısıyla, geleneksel tarım

toplumlarında hayatta kalmak için bu tür bir destek ağına sahip olmak büyük önem taşır. Bu tür sosyal destek ağlarının oluşturulması ve sürekliliğinin sağlanmasındaki en temel yollardan biri olasılıkla şölenlerdi. Şölenler, devamlılığı olan yatırımlar, bağlılıklar ve karşılıklı borçlandırma gibi durumlar içerdiklerinden büyük ölçüde etkili aktivitelerdi. Ulaştığım üçüncü sonuç, karşılıklı şölen düzenleme ve hediye yükümlülükleriyle oluşturulan bu ağların ve karşılıklı borçların, kendi doğaları gereği toplum içinde belirli bireylerin elinde politik bir güç yaratma eğiliminde olduğudur. Geleneksel şölenlerin bu özelliği, ilk ekonomi temelli (örneğin, besin fazlasına dayanan) hiyerarşilerin doğmasına sebep olmuş olabilir. Kişi-

sel çıkarlarını arttırmak isteyen hırslı bireyler şölenleri sistematik bir fayda sağlama aracı olarak kullanmış olabilir. Bu tür bireyler olasılıkla bu sistemi kendileri icad etmiş ve çıkarlarını daha fazla desteklemek amacıyla zaman içinde kendilerine göre değiştirmiş bile olabilirler. İnsanları etkilemek ve onları karşılıklı bir alacaklı sistemine dahil etmek için bazı etkinlikler daha uygundur. Örneğin evlilikler, cenazeler ve savunma birlikleri, çok sayıda önemli insanı etkilemek ve gösteriş yapmak amaçlı düzenlenen en ilgi çekici etkinlikler arasındadır.

Kabartmalı kireçtaşı çanak parçası üzerinde dans eden iki insan figürü ile aralarında bulunan kaplumbağayı andıran bir figür görülüyor. Nevalı Çori, Şanlıurfa Müzesi

Dördüncü sonuç, şölenlerin bu tür amaçlarla kullanılmasının, temelde şöleni düzenleyenlerin besin fazlası üretme kapasitesi ile bağlantılı olduğudur. Peki yiyecek fazlası önemli avantajlar elde

Aktüel Arkeoloji 83

Endonezya’nın Güney Sulawesi bölgesindeki dağlık bir alanda yaşayan bir yerli etnik kabile olan Toraja kabilesine ait gelenekte öküz boynuzları yer alıyor. Toraja kabilesi cenaze töreninde dans ederken görülüyor. Çatalhöyük’te yapıların duvar, seki ve payeleri içerisine yerleştirilen hayvan boynuzlarına bir örnek

84 Aktüel Arkeoloji

etmek için nasıl kullanılır? Şölenler düzenlemek bunun en belirgin yöntemlerinden biridir ancak besin fazlası, özellikle besin fazlası üretemeyenleri haklarından mahrum ederek daha ilgi çekici ortaklar elde etmek için de kullanılabilir. Besin fazlası, ayrıca, yiyecek üretiminin arttırılması, özel ritüel örgütlenmelerin geliştirilmesi ve şölen, evlilik ve savunma birlikleri gibi özel bağlamlarda taraflara sunulan prestij objeleri gibi hediyelerin ortaya çıkmasında rol oynamış olmalıdır. Besin fazlasını arzu edilen ya da faydalı avantajlara dönüştürmek, dünya üzerinde yaşayan tüm hayvanlar aleminde eşi

benzeri olmayan bir yetenektir. İnsanlardaki bu tür bir enerji dönüşümü adaptasyonu, Üst Paleolitik Dönemin bir evresinde, muhtemelen şölenlerin ortaya çıkması ile birlikte meydana gelmiştir. Aslına bakılırsa, besin fazlasını hayat kurtarıcı ve üretken çıkarlara dönüştürme yeteneği (özellikle şölenler üzerinden), bitkilerin kültüre alınması ve hayvan yetiştirilmesi ile ortaya çıkan besin üretiminin artmasına yönelik rekabete dayalı girişimlere neden olmuş olabilir. Sonrasında ise Yakındoğu’da ve diğer yerlerde Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemde hayvan ve bitkilerin evcilleşme sürecine yol açmış olabilir. Bugün bile, evcil hayvanların kabile köylerinde normal öğünlerde nadiren tüketiliyor olması dikkat çekmektedir. Bu tür hayvan, neredeyse tüm dünyada, özellikle kurban ve şölenler gibi etkinliklerde tüketilmek için muhafaza edilmektedir. Etnografik veriler, bu hayvanların muhafaza edilmesi ve evcilleştirilmesinin temel amacının bu olabileceğini gösterir. Yeni Gine’nin Büyük Adamı (Şef) Ongka’nın dediği gibi; “insanlar yemek ve yaşamak için domuzlara ihtiyaç duymazlar, adlarını duyurmak ve başarılı olmak için ihtiyaç duyarlar”. Güneybatı Asya’daki tepe kabilelerine ait köylerde evcil hayvan yetiştirmek, bankaya para yatırmakla benzer tutulur.

Arkeolojik Verilerde Şölenlerin İzleri Şölen düzenlediklerine dair elimizde kanıtlar bulunan, karmaşık avcı toplayıcı topluluklarının ortaya çıkışıyla ilgili en erken ve kesin veriler Avrasya Üst Paleolitiğine tarihlenen birkaç bölgeden gelir. Bu bölgelerde yoğun oranda hayvan kemiği, yiyecek deposu, zengin besin kaynakları, mevsimsel ya da kalıcı yerleşiklik izleri, prestij objeleri, toplumsal farklılaşmaya (hiyerarşi?) işaret eden gömütler ve özel yemek yeme aletleri (kaşıklar) bulunmuştur. Türkiye’de de benzer gelişimlerin yaşandığına dair ipuçları veren birkaç bölge vardır. Epipaleolitik Dönemde yaklaşık 41 bin yıl öncesine tarihlenen Üçağızlı Mağarası’nda boncuklar görülmeye başlanmıştır. Öküzini’nde bulunan bir levha ise nesnelerin sayısını tutma amaçlı kullanılmış olabileceği izlenimini verir. Bu levhada kayıt altına alınanın, şölen hediyeleri, belki de kurutulmuş balık, et parçaları, deri, hasır, deniz kabukları ya da benzeri nesneler olması muhtemeldir. Bununla birlikte şölen aktivitelerinin en coşkulu dönemi, Yakındoğu’da Natuf kültürü ile (MÖ kalibre edilmiş 13.000-9800) temsil edilen Geç Epipaleolitik Dönemde yaşanır. Bunun yanında çağdaşı olan Hallan Çemi ve Zawi Chemi Shanidar topluluklarında da görülür.

Geç Epipaleolitik Dönemde, genellikle oldukça büyük ocaklarla ilişkili büyük gömüt alanları görülmeye başlanır. Bazı araştırmacılar, bu büyük ocakları cenaze şölenleri ile ilişkilendirir. Bazı örneklerde gömütlerle ya da yerleşmenin merkezi alanlarıyla ilişkili, oldukça yoğun hayvan kemiği yığınlarına ulaşılmış, prestij objesi olarak üretilen sunu kaplarının yaygın olarak kullanıldığı tespit edilmiş, bazı şölenlerde prestij objelerinin yok edilmesine dair veriler elde edilmiş, kaplumbağa, büyük av hayvanları ve olasılıkla bira ve ekmek gibi özel yiyeceklerle ilgili verilere ulaşılmıştır. Bu etkinliklerin özellikle mezarlar, ritüel yapılar ve komünal alanlar gibi özel alanlarda yapıldığı saptanmıştır. Besin fazlası üretimi ve hatta olasılıkla evcilleştirmenin öncüsü olan kültivasyona dair sağlam kanıtlar elde edilmiştir. Toplumsal farklılaşmaya ya da en azından sosyoekonomik eşitsizliğe ve zenginliğin gelişimine işaret eden çok sayıda prestij objesi ya da prestij öğeleri bulunmuştur. Bu noktada özellikle üzerinde pek durulmamış ancak bu dönemde bölgede yaygın olarak görülen bir buluntu kategorisi olan taş kaplara dikkat çekmek istiyorum. Bu kaplar ilk kez Geç Epipaleolitik Dönemde karşımıza çıkar. Üretimi oldukça yoğun bir zaman ve çaba gerektiren bu kapların,

Karşılıklı şölen düzenleme ve hediye yükümlülükleriyle oluşturulan ağlar ve karşılıklı borçlar, kendi doğaları gereği toplum içinde belirli bireylerin politik bir güç elde etmesine olanak verir. Geleneksel şölenlerin bu özelliği, ilk ekonomi temelli hiyerarşilerin doğmasına sebep olmuş olabilir. Kişisel çıkarlarını arttırmak isteyen hırslı bireyler şölenleri sistematik bir fayda sağlama aracı olarak kullanmış olabilir.

Çatalhöyük’ten yabani öküz avı betimli duvar resmi. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ©Ara Güler

Aktüel Arkeoloji 85

Besin fazlası yiyecek üretiminin arttırılması, özel ritüel örgütlenmelerin geliştirilmesi ve şölen, evlilik ve savunma birlikleri gibi özel bağlamlarda taraflara sunulan prestij objeleri gibi hediyelerin ortaya çıkmasında rol oynamış olmalıdır. Besin fazlasını arzu edilen ya da faydalı avantajlara dönüştürmek, dünya üzerinde yaşayan tüm hayvanlar aleminde eşi benzeri olmayan bir yetenektir.

Çatalhöyük’te ölü hediyeleri ile birlikte gömülü bulunan bebek iskeleti

Hallan Çemi’de yarı yarıya toprağa gömülü büyük dairesel yapı

Hallan Çemi’de bulunan bir evde, girişin karşısındaki duvarda bulunmuş boynuzlu yaban öküzü kafatası

86 Aktüel Arkeoloji

etkileyici görünümleri dışında, ahşap gibi diğer malzemelere karşın bir üstünlüğü yok gibidir. Genellikle ince işçilikleri ve bezemeleri bu kapları daha değerli kılar. Bu nedenle, Epipaleolitik taş kapların prestij objeleri olarak, ekonomik gücünü başkalarına göstermek amacıyla kullanılmış olmakları muhtemeldir. Üretimi oldukça pahalı olan bu kapların yalnızca günlük kullanım amaçlı üretilmiş olmaları mantıklı değildir. Bu kapların, şölen sahibinin etkilemek istediği kişiye prestijli yiyeceklerin (belki de içeceklerin) sunulması amacıyla yapılmış olmaları daha akla yatkındır. Tıpkı günümüz kültürlerinde özel konukları etkilemek için kullanılan iyi yemek takımları gibi… Bu kaplarda servis edilmiş olan içecekler, büyük olasılıkla bira, bal likörü veya meyve suları gibi mayalı içecekler olmalıydı. Bu kaplar çoğunlukla Amerikan tipi geniş bir kahve fincanı boyutlarındadır. Abu Hureyra’dan Ain Mallaha ve Hallan Çemi’ye kadar geniş bir alanda dağılım gösteren bu kapların standartlaşmış olması dikkati çeker. Çanak Çömleksiz Neolitik boyunca devam eden bu güçlü gelenek, büyük olasılıkla standart üçlü şölen yemeklerinin (et, tahıl (ekmek) ve alkol) bir parçasıydı. Şölenlerle ilgili bu döneme ait en fazla veri gömüt alanlarından geliyor olsa da, Michael Rosenberg, Hallan Çemi yerleşmesinde merkezde bulunan bir alandaki kalıntıların, bir ya da daha fazla şölene ait kalıntılar olabileceği fikrindedir. Burada, bazı kült yapılarının hemen bitişiğinde konumlanan merkezi açık alanda oldukça yoğun hayvan kemiği yığınlarına rastlanmıştır. Dahası, bu alanda, aynı

zamanda öldürülmüş ve tüketilmiş olduğu anlaşılan, birbiri üzerine yerleştirilmiş 3 adet koyun kafatası (bukrania) bulunmuştur. Bu, normal bir ailenin yiyebileceği et miktarından oldukça fazladır ve 50-100 kişiyi doyurabilecek niteliktedir. Bu sayı, o dönemde yerleşmede yaşamış olduğu düşünülen aile reislerinin ya da belki de köyün önde gelen kişileriyle birlikte diğer müttefik köylerden davet edilen özel konukların sayısına denk gelir.

Çanak Çömleksiz Neolitik Birçok bölgede, Geç Epipaleolitik Dönem yaşam tarzı yerini neredeyse belli belirsiz bir şekilde Çanak Çömleksiz Neolitik A Dönemine bırakır. Çanak Çömleksiz Neolitik A, yuvarlak planlı ve sıvalı mimarisi, birçok yerleşmenin konumunun değişmesi ve ortaya çıkan yeni tip fırlatma uçları ile ayırt edilir. Dolayısıyla, ince işçiliğe sahip taş sunu kaplarının üretim geleneğinin devam ettiğini görmek şaşırtıcı değildir. Taş kaplar bu dönemde, Göbekli Tepe, Körtik Tepe ve Jerf el Ahmar’dan gelen ve bazıları oldukça büyük boyutlu olan olağanüstü örneklerden anlaşıldığı gibi, daha da gösterişli bir hale gelmişlerdir. Bu, prestij ya da rekabete dayalı şölenlerin yaygın bir biçimde devam ettiğini gösteren güçlü bir veridir. Bununla birlikte, şölenlerin varlığına dair en ilgi çekici veriler Göbekli Tepe’den gelmektedir. Yerleşmede, anakayaya oyulmuş durumda bulunan yüzlerce havan tespit edilmiştir. Schmidt ve ekibi bunların muhtemelen bira mayalamak için kullanıldığını öne sürmektedir. Kült yapılarının çoğunda yoğun hayvan kemiği içeren toprak dolgulara rastlanmış ve bu yapıların bilinçli olarak doldurularak kapatıldığı anlaşılmıştır. Bu dolguların içeriği henüz tam olarak analiz edilmese de, Schmidt bunların şölen kalıntıları olabileceğini öne sürmektedir. Fikrimce, yerleşmedeki anıtsal yapılar bazı “gizli topluluklar” tarafından inşa edilmiş olabilir. Ellerinde büyük bir güç ve zenginlik barındıran bu tür topluluklar, bu dönemde Göbekli Tepe’dekilere benzer etkileyici yapılar yapabilecek tek topluluk olmalıdır. Yerleşmenin uzak konumu ve yapıların yarı-gömük bir şekilde bulunması, bu tür toplulukların uyguladığı ritüellerin gizemli doğası ile açıklanabilir. Bu tür topluluklar, kimi zaman yalnızca kendi üyeleri, kimi zaman topluGöbekli Tepe ana kazı alanındaki anıtsal dairesel Aktüel Arkeoloji 87 yapılardan bir görüntü

Epipaleolitik Dönemde ortaya çıkan taş sunu kapları, tıpkı günümüz kültürlerinde özel konukları etkilemek için kullanılan iyi yemek takımları gibi, şölen sahibinin etkilemek istediği kişiye prestijli yiyeceklerin (belki de içeceklerin) sunulması amacıyla yapılmıştı.

mun büyük bir kesimi, ve belki de bu anıtsal yapıları inşa eden kişiler için dönemsel olarak şölenler düzenlemiş olabilir. Aynı dönemde Suriye’de bulunan Jerf el Ahmar yerleşmesinde de insan kurban etme ve olasılıkla yamyamlık amaçlı kullanıldığı izlenimini veren kabaca benzer yapılar ortaya çıkarılmıştır. Bu yerleşmede, Göbekli Tepe’dekilere benzer zemin planlarına sahip yapılar içerisindeki bazı dikmelerin altında insan kafatasları ve kült yapısının yakınında yer alan bir ateş çukurunun içerisinde pişmiş insan kafaları ele geçmiştir. Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemin ilerleyen evrelerinde, evcilleştirme ve şölenlere dair daha sağlam kanıtlar elde edilmiştir. Anadolu’da belgelenmiş en iyi örneklerden biri, Ian Hodder ve ekibi tarafından araştırılan Çatalhöyük yerleşmesidir. Çatalhöyük’te yoğun hayvan kemiği kalıntıları ve yabani boğaların da yer aldığına dair izler taşıyan şölenlerle ilgili veriler bulunmuştur. Çatalhöyük’ün çağdaşı olan Musular yerleşmesinde de yoğun oranda hayvan kemiği kalıntısı ortaya çıkmıştır. Buna ek olarak, Çatalhöyük’teki bazı yapıların duvarlarına yabani sığır kafatasları yerleştirilmiş, kafatasları sıvanarak geometrik bezemelerle süslenmiştir. Bugün, güneydoğu kabile köylerinin birçoğunda buna benzer öğeler bulunur. Bunların, hayvanların öldürülerek tüketildiği şölenleri topluma hatırlatmak amacıyla kullanıldığı düşünülür. Ron Adams konu ile ilgili oldukça detaylı bir çalışma yapmıştır. Adams’a göre, hayvanları simgeleyen bu öğeler, bu kültürlerin en değerli maddi varlıklarıydı ve bu tür öğelerin sergilenmesi, şöleni düzenleyen aile reisi ve ailesinin (soyunun) gücünü ve varlığını herkese göstermek ve hatırlatmak amacını taşıyordu. Çatalhöyük’te evlerin içerisinde sergilenen sığır kafataslarının da, köyün en güçlü soyu tarafından düzenlenen benzer şölen etkinlikleri ile ilişkili olduğu ve diğer soyların reislerini etkilemek ve karşılık vermelerini sağlamak amacıyla yapılmış oldukları ve böylece toplum içerisinde güçlü politik ayrışmalar yaratılmasının amaçlandığı düşünülür.

Çatalhöyük’te ortaya çıkarılan gömülerden bir canlandırma İllüstrasyon: Ece Zeber

88 Aktüel Arkeoloji

Çanak Çömleksiz Neolitik B’nin sonlarında, Çayönü’nde ortaya çıkan bir merkezi yapı içerisinde, genç yetişkin erkek ve kadınlara ait

66 adet kafatasını da içeren 400 insanın çeşitli kemikleri ele geçmiştir. Bu yapı içerisinde, üzerinde insan kanı izleri taşıyan sunak taşları da bulunmuştur. Elde edilen veriler, bu kalıntıların normal bir cenaze ritüelinin bir parçası olmadığını gösterir. Bunlar olasılıkla, şölen ve güç ilişkilerinin yaratılmasında rol oynayan, baskınlar veya savaş durumları gibi çok daha dehşet verici bir etkinliğe aittir. Kazıda görev alan Michael Davis, yerleşme yakınlarında bulunan ağıllarda hayvanların (koyun gibi) muhafaza edildiğine dair sağlam veriler olduğunu aktarmıştır. Bu veriler kanıtlandığı takdirde, bu hayvanların, olasılıkla tüm toplumun ya da bölgedeki askeri anlamda müttefik köylerin temsilcilerinin katıldığı geniş çaplı şölenler için muhafaza edilmiş olduğunu söylemek mümkündür. Şölenlerin, daha karmaşık bir yapıya doğru ilerleyen toplumların en erken gelişim aşamalarında görüldüğü ve karmaşık toplumlardan önce

ya da beraberinde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Şölenler, büyük olasılıkla sosyoekonomik eşitsizlikler ve hiyerarşilerin yaratılması ile politik gücün pekiştirilmesi gibi amaçlara yönelik ana yöntemlerden biriydi. Tüm bunlar, besin fazlası üretme ve bunları kontrol edenler için bu besin fazlasını avantaja dönüştürme yeteğine dayanıyordu. Şölenlerin besin fazlasını güce dönüştürme amacıyla kullanılmasının, Çanak Çömleksiz Neolitik B’den sonra, Çanak Çömlekli Neolitik, Tunç ve Demir Çağlarında da devam etmiş olduğunu düşünmemiz için çok sayıda neden vardır. Şölenler, Sümer Döneminden Klasik Yunan kültürüne ve politikalarına kadar pek çok dönemde toplumun merkezinde yer almıştır. Doğası gereği eğlence amaçlı olarak ortaya çıkmış olsa da, şölenler bundan çok daha fazlasını içermekteydi. Şölenler bugün içinde yaşadığımız dünyanın endüstriyel toplumlarını ortaya çıkaran gizli güdüleri içeren eğlencelerdi.

Yaban domuzu ve insan figürlerinin yer aldığı bir av sahnesi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Çatalhöyük’te bulunan ve kurban kesiminde kullanıldığı düşünülen bir bıçak örneği. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Aktüel Arkeoloji 89

Göbekli Tepe Bahattin ÇELİK

Karahan Tepe’nin doğudan panoramik görünümü 90 Aktüel Arkeoloji

Yalnız Değil 2000 yılından itibaren Harran ve Ardahan Üniversiteleri Arkeoloji Bölümlerinin katılımıyla bölgede yapılan kültürel envanter çalışmaları kapsamında pek çok Neolitik Dönem yerleşim yeri tespit edildi. Aralarında, Karahan Tepe, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe gibi isimleri sayabildiğimiz bu yerleşmelerin ortak özelliği, tümünde Göbekli Tepe ve Nevalı Çori’den bildiğimiz T-biçimli anıtsal dikilitaşların ele geçmiş olmasıdır.

Aktüel Arkeoloji 91

U

140 dekarlık bir alana sahip Karahan Tepe, yayılım alanıyla, Göbekli Tepe ölçeğinde bir yerdir. Henüz kazısına başlanmamış olan bu yerleşimin batı eteğinde ana kayaya oyulmuş yaklaşık 5 metre uzunluğunda T-biçimli dikilitaş ocağı yer alır.

rfa Neolitiği üzerine yapılmış olan araştırmalar her ne kadar 1960’larda başlamış olsa da konumuz ile ilgili asıl araştırma ve kazılar 1990’lı yılların başlarına dayanmaktadır. Özellikle, Nevalı Çori kazıları ile birlikte ortaya çıkan yeni bulgular, bölgede heykel sanatı ve kült yapıları hakkında yeniden düşünmemizi sağlamıştır. Daha önce, Diyarbakır-Çayönü kazılarında ortaya çıkartılmış olan kült yapıları veya kamu yapıları olarak kullanıldığı düşünülen ortak yapılar, bu dönemdeki mimari ve sanatsal zenginliklerin habercisiydiler. Ancak, ele geçen buluntuların tek oluşu ve benzerlerinin olmayışı, Nevalı Çori kazısı yapılana kadar devam etmiş ve heykel sanatı konusunda herhangi bir öngörüde bulunulamamıştır. Çayönü’nde ele geçmiş olan bir taşın kenarındaki insan yüzü kabartması bu zenginliğin en önemli habercisiydi. Daha sonraki yıllarda Göbekli Tepe’de benzerlerinin yoğun olarak ele geçeceği bu kabartmalar, mask şeklinde de yapılmış kabartmalar veya heykel başları şeklinde ortaya çıkmışlardır.

Taşlı Tepe’den bir T-biçimli dikilitaş örneği

92 Aktüel Arkeoloji

Eski Urfa kent merkezinde, Balıklıgöl civarında, 1997 yılında tesadüfen keşfedilen bir kesitte, Şanlıurfa Müzesi ile Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü 15 günlük bir kurtarma kazısı yapmıştır. Burada ele geçen yuvarlak planlı yapılara ait bazı terrazzo (bezemesiz mozaik)

tabanlara ve çok sayıda çakmaktaşından yapılmış, benzerlerini Suriye’de Tell Mureybet ve Tell Aswad yerleşimlerinde gördüğümüz uçlara rastlanmıştır. Kesit, 13 tabakadan oluşmaktaydı ve tabakaların tümü yapılan radyokarbon analizlerle Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme (MÖ 10.000-8700) tarihlenmekteydi. İlginç olan, 1993 yılında aynı alanın 100 metre doğusundan Urfa heykeli olarak bilinen, birebir insan boyutlarında ayak kısmı yapılmamış bir erkek heykeli bulunmuştu. Çalışılan bu kesitle birlikte, Urfa’nın Yeni Mahalle semtinin ilk sakinlerinin Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem insanları olduğu anlaşılmıştır. Bu semtte yapılan incelemelerde T-biçimli dikilitaş parçalarına da rastlanmıştır. Kaldı ki Urfa heykeli de T-biçimli dikilitaş geleneğinin bir ardılı olarak kabul görmektedir. 2000 yılından itibaren Harran Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü’nün de katılımıyla bölgede yapılan kültürel envanter çalışmaları kapsamında pek çok Neolitik Dönem yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda, en önemli olan yerleşimler Karahan Tepe, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe yerleşimleridir. Yerleşimlerin ortak özelliği, tümünde Göbekli Tepe’nin II tabakasında ve Nevalı Çori’de yer alan dikilitaşlarla aynı boyutta, boyları yaklaşık 1,5 metre olan dikilitaşların ele geçmiş olmasıdır. Selamet Köyü Guhera Abid Mevkii’den Ceylan avlama tuzaklarının havadan görünümü

Kuşharabesi Köyü Çamçak Tepe yerleşiminden yuvarlak planlı yapılara ait temel izleri

Aktüel Arkeoloji 93

Karahan Tepe’den T-biçimli dikilitaş örneği

Karahan Tepe’de ana kayaya oyulmuş oyuk grupları Kurt Tepesi’nden ele geçmiş T-biçimli dikilitaşlar

Karahan Tepe yerleşiminin Tektek Dağları bölgesinde yer alıyor olması, Neolitik yerleşmelerin tıpkı Göbekli Tepe’de olduğu gibi dağlarda veya yüksek platolarda da var olabileceğini ortaya koymuştur. Yerleşimlere bakıldığında boyutlarının 7 ile 10 dekar arasında bir alana sahip oldukları görülür. Ancak içlerinde birini diğer yerleşimlerden ayıran en önemli özellik yaklaşık 140 dekarlık bir alana sahip olan Karahan Tepe’dir. Karahan Tepe yayılım alanıyla, Göbekli Tepe ölçeğinde bir yerdir. Henüz kazısına başlanmamış olan bu yerleşimin batı eteğinde ana kayaya oyulmuş yaklaşık 5 metre uzunluğunda T-biçimli dikilitaş ocağı yer alır. Göbekli Tepe’nin 300 metre kuzeyinde bulunan benzer bir taş ocağındaki T-biçimli dikilitaşın uzunluğu ise 7,5 metredir. Bu durum, henüz kazısı yapılmamış olan Karahan Tepe’nin daha şimdiden Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemde Göbekli Tepe kadar önemli bir yerleşim yeri veya kült yeri olduğunun kanıtıdır. Yüzeyinde bulunan in-situ durumda T-biçimli 244 adet dikilitaşın yarısı toprağın altında yarısı ise yüzeyden görülmektedir. İlk kez 1997 yılında keşfedilen Karahan Tepe yerleşim yerinde 2000 yılında

94 Aktüel Arkeoloji

yapılan kültür envanteri sırasında incelenmiş ve yayını yapılmıştır. 2013 yılında yapılan yüzey araştırmasında ise yerleşim kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve buluntular içeren alanlar tam olarak tespit edilebilmiştir. Karahan Tepe yerleşimi, Harran Ovası’nın doğu sınırını oluşturan ve Tektek Dağları olarak bilinen bir bölgenin içinde yer alır. Bölge, yoğun toprak erozyonuna uğrayarak aşınmış kaya platolarının bulunduğu yüksek tepelerden ve bu tepelerin arasında yer alan vadilerden oluşmaktadır. Bugün için yazları sıcak ve kurak olan bölgede modern köy yerleşimleri oldukça seyrektir. Yöre halkı daha çok hayvancılıkla uğraşır ve kış aylarında mera alanlarını Karacadağ bölgesinden gelen göçerlere kiralarlar. Tarım alanı, sadece vadi içlerinde çok az miktarda yer alır. Bölge yabani hayvan popülasyonu açısından da oldukça zengindir. Ceylan, kurt, tilki, tavşan ve keklik bölgede bulunan hayvanlar arasındadır. Bu bölgenin kuzey bölümü 2011 yılında milli park ilan edilmiştir ve

bu alanda halen yabani fıstık ağaçları (Pistacia atlantica) bulunmaktadır. Olasılıkla Neolitik Dönemde daha uygun bir iklime sahip olan bu bölgedeki yabani hayvanların, bugün dahi varlığını sürdürmesi bölgenin iskân açısından çok uygun bir yer olduğunun kanıtıdır. Karahan Tepe yerleşiminin Tektek Dağları bölgesinde yer alıyor olması, Neolitik yerleşimlerin tıpkı Göbekli Tepe’de olduğu gibi dağlarda veya yüksek platolarda da var olabileceğini ortaya koymuştur. Karahan Tepe, Göbekli Tepe’ye kuş uçumu yaklaşık 38 kilometre mesafede ve Göbekli’nin doğusunda yer alır. Bu büyüklük ve türde yerleşimlerin arasındaki uzaklık belki de bir tesadüf değildir. Göbekli Tepe ile aynı büyüklüğe sahip olduğunu tahmin ettiğimiz bir diğer yerleşim de Göbekli’nin 32 kilometre batısında yer alan Ayanlar Höyük (Gre Hut) yerleşimidir. Yaptığımız araştırmalarda, 3040 km’lik bu mesafelerin aralarında, büyüklükleri 5 ile 10 dekar arasında değişen yerleşimlerin 7-15 kilometrelik mesafelerle konumlandırılmış olduğu tespit edilmiştir. Bu yerleşimlerin bazılarında sivil mimari unsurlar, bazılarında da T-biçimli dikilitaşlar ele geçmiştir. 2011 yılında bir Tübitak projesi ile Şanlıurfa’nın tüm ilçelerinin kültür envanterinin yapıldığı bir çalışmada, Neolitik yerleşimlerden birinde yine

T-biçimli dikilitaş parçaları ele geçmiştir. Taşlı Tepe olarak isimlendirilen bu yerleşimin alanı tamamen bir tarım alanına dönüştürülmüş olduğundan tam olarak büyüklüğü saptanamamış ancak yüzeyindeki buluntular ışığında 12 dekarlık bir alana sahip olduğu tahmin edilmektedir. Tarım alanına dönüştürülmüş yerleşimlerin jeomanyetik yöntemlerle taraması yapılarak tam olarak ne kadarlık bir alanı kapsadığı anlaşılmış olacaktır. 2013 yılından itibaren Ardahan Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından devam edilen yüzey araştırmalarında ise Şanlıurfa merkez ilçe bölgesi incelenmektedir. Bu çalışmalarda, öncelikle daha önceden tespit edilmiş Karahan Tepe, Sefer Tepe, Hamzan Tepe, Taşlı Tepe ve Göbekli Tepe yerleşimlerinin çevresinin araştırılması hedeflenmiştir. Göbekli Tepe’nin 32 kilometre batısında tespit edilen Gre Hut yerleşimi yaklaşık 150 dekarlık bir alana sahiptir. Yapılan incelemelerde Erken Bizans ve Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme ait buluntular veren bu yerleşimde T-biçimli dikilitaşların izlerine de rastlanmıştır. Bu yerleşim tıpkı Karahan ve Göbekli gibi aynı boyutlarda bir yerleşim olup bugün üzeri tamamen bahçelerle kaplıdır. Yerleşimde byblos ve nemrik tipi uçlar, taştan tabaklar, küpler ve bezemeli taş kap parçaları tespit edilmiştir. Ayrıca yerleşimin kenarlarında yer alan düz kayalık alanlarda havuz yapım

Hamzan Tepe yerleşiminden yuvarlak planlı yapı örneği

Aktüel Arkeoloji 95

Karahan Tepe’den T-biçimli dikilitaş örneği

tekniğinde kullanılan Göbekli, Karahan ve Hamzan Tepe’den bildiğimiz, gruplar halinde oyuklara rastlanmıştır. 2013 ve 2014 yılında yapılan çalışmalarda; Karahan Tepe’nin 10 kilometre batısında, 15 kilometre kuzeyinde, yine içinde T-biçimli dikilitaş barındıran ve boyutları yaklaşık 7 dekar olan yeni yerleşimler tespit edilmiştir. Daha önceden tespit edilmiş olan Sefer Tepe yerleşimi de Karahan Tepe’nin yaklaşık 15 kilometre kuzeydoğusunda yer almaktadır. Halen devam eden bu çalışmalar, büyük yerleşimlerin çevresinde yer alan yerleşimlerde benzer özelliklerin olduğunu gösterir. Göbekli’nin 15 kilometre batısında Şanlıurfa-Yeni Mahalle, Yeni Mahalle’nin 10 kilometre güneyinde Hamzan Tepe yerleşimlerinin varlığı bu benzerliği bize göstermektedir. Karahan Tepe yerleşiminin etrafına serpiştirilmiş küçük ölçekli yerleşimler ve bu yerleşimlerin içinde yer alan T-biçimli dikilitaşlar, Karahan Tepe ve Göbekli’nin sadece kült amaçlı kurulan yerleşimler olmadığını, bunların belki de yaklaşık 1000 yıl süren bir dönemin özelliğini yansıtan unsurlar olabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Bölgede yapılan çalışmalarda, İçinde T-biçimli dikilitaş barındırmayan ve sadece yuvarlak planlı yapıların yer aldığı yerleşimler de tespit edilmiştir.

Karahan Tepe’den T-biçimli dikilitaşların çıkartıldığı bir taş ocağı Sefer Tepe’den T-biçimli bir dikilitaş örneği

96 Aktüel Arkeoloji

Bunun dışında, gerek Karahan gerekse Göbekli çevresinde yaklaşık 2-5 dekar arasında değişen boyutlarda yamaç yerleşimlerine de rastlanmıştır. Halen devam eden araştırmalar, şimdiden bazı yorumlarda bulunmamızı sağlamaktadır. Buna göre, Urfa bölgesinde yer alan Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme ait yerleşimleri dört kategoride incelemek gerekir. Bunlardan birincisi, büyük veya mega yerleşimler olarak düşündüğümüz Göbekli, Karahan ve Gre Hut gibi yerleşimler. İkincisi bu yerleşimlerin arasına serpiştirilmiş yaklaşık 7-12 dekar arasında değişen

ve içinde T-biçimli dikilitaşların bulunduğu orta ölçekli yerleşimler. Üçüncüsü ise yuvarlak planlı yapıları içinde barındıran ve orta ölçekli yerleşimlerin etrafında yer alan, 5-10 dekar arasında değişen alana sahip yerleşimlerdir. Dördüncü yerleşim tipi ise yaklaşık büyüklükleri 2-5 dekar arasında değişen, büyük ve orta ölçekli yerleşimlerle yuvarlak planlı yerleşimlerin etrafına serpiştirilmiş olan ve genelde güneye bakan yamaç yerleşimleridir. Gelecekte bölgede yapılacak kazılarla umarız bu genellemelerin sağlaması yapılır.

Ayanlar Höyük’ten T-biçimli dikilitaşlara ait bir kaide parçası

Aktüel Arkeoloji 97

Göbekli Tepe’den Son Gelişmeler Müslüm Ercan, Lee Clare

98 Aktüel Arkeoloji

Göbekli Tepe 2014 sonbahar sezonu kazı çalışmalarından bir görüntü. ©DAI, Lee Clare, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

Aktüel Arkeoloji 99

Göbekli Tepe’nin kuzeybatı alanında, ana kayaya ulaşılan temel çukurlarında yapılan kazılarda, MÖ 9500-8200 arasındaki bin yıllık süreçte biriken ve tepeyi oluşturan katmanlar incelendi. Arkeolojinin laparoskopik cerrahisi olarak adlandırabileceğimiz bu kazılar, Göbekli Tepe’nin karmaşık stratigrafisine ilişkin benzersiz bir anlayış sundu ve alanda daha önceden bilinmeyen diğer erken Neolitik yapılarının keşfine olanak sağladı.

2014 sonbahar kazı sezonunda K10-13/ K10-23 açmasında ortaya çıkarılan protom. Bir insan büstünü tasvir eden 60 cm yüksekliğindeki heykel Şanlıurfa Müzesi’nde sergileniyor. ©DAI, N. Becker, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

100 Aktüel Arkeoloji

K

laus Schmidt’in ölümünün ardından geçen bir yıllık süre içerisinde gizemli erken Neolitik alanı Göbekli Tepe’de çalışmalar devam etti. Schmidt’in yokluğunda ortaya çıkan sayısız zorluğa rağmen Göbekli Tepe ekibi, onun başlattığı çalışmayı sürdürmek, ve aynı zamanda onun hatırasını ve profesyonel yaşamının büyük bölümünü adadığı bu eseri korumak için büyük çaba gösterdi. Klaus Schmidt’in ani ölümü, özellikle uzun yıllardır onunla beraber çalışan meslektaşları için hiç beklenmedik bir anda gerçekleşti. Bir arkadaş ve meslektaşı kaybetmenin yanında, Türkiye’nin erken Neolitik Dönem araştırmaları alanında çalışan böylesine önemli bir bilim adamını kaybetmenin yarattığı boşluk da vardı. Tüm bunların yanında bir de, 20 yıldır Klaus Schmidt’in profesyonel kariyerinin merkezinde yer alan Göbekli Tepe kazılarının geleceği konusu gündeme gelmişti. Schmidt’in ani ölümünün ardından geçen bir yıllık süre boyunca Göbekli Tepe projesi, yeni ortaklıklar ve saygın meslektaşların profesyonel yardımı sayesinde çalışmalarına devam etti. Göbekli Tepe ekibi olarak bizim Göbekli Tepe’ye ve Klaus Schmidt’in bıraktığı mirasa olan sonsuz bağlılığımız, Ankara - Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünün desteği ve Alman Araştırmalar Konseyinin cömert yardımları olmadan ayakta

kalamazdı. Klaus Schmidt’in ölümünün üzerinden geçen bir yıllık süre sonunda, şimdilerde Göbekli Tepe ekibi başlayacak yeni sezonu sabırsızlıkla bekliyor. 2015 kazı sezonunda, Avrupa Birliği fonu ile gerçekleşecek, iki adet kalıcı korunağın inşa projesi için son hazırlıklar tamamlanacak. Tüm hazırlıklar tamamlandığında, korunak yapıları 2015’in sonlarına doğru inşa edilmeye başlayacak. Göbekli Tepe için özel olarak tasarlanan bu kalıcı korunaklar, kazısı tamamlanan ve hassas durumda bulunan eserleri bölgenin sert iklim koşullarına karşı koruyacak. Ana kazı alanının üzerini kapatacak olan korunak ile birlikte, ayrıca bir ziyaretçi yolu da yapılacak. Böylece, alanı ziyaret edenler eşsiz bir Neolitik mimari deneyimi yaşama fırsatı bulacak. Yaklaşık bir yıl sürmesi planlanan inşaat çalışmalarının başlaması ile birlikte Göbekli Tepe ekibi, arkeolojik arazi çalışmasını bırakarak, şimdiye dek yapılan kazı çalışmalarının yayınlanması ile ilgili önemli çalışmalara odaklanacak. Çalışmaların bir diğer önemli odak noktası ise, alanın ve alandaki eşsiz anıtsal mimarinin korunması ve sağlamlaştırılması, böylelikle gelecek nesillere aktarılması için gerekli önlemlerin uygulamaya konulması olacak. Bu çalışma, Alman Arkeoloji Enstitüsü, Şanlıurfa Müzesi ve Kültürel Miraslar Fonu (GHF) ortaklığı ile yürütülecek.

2014 Sonbahar sezonu çalışmalarına kısa bir bakış 2014 sonbahar sezonunda yukarıda bahsi geçen iki kalıcı korunağın inşa edilmesi için gerekli hazırlıklara ağırlık verildi. Bu yapılardan ilki, ana kazı alanı olarak da adlandırılan, alanın güneydoğu kısmının üzerini kapatacak şekilde tasarlandı. Korunak yapılarının ikincisi ise kuzeybatı ve güneydoğu tepeleri arasındaki çukur alanın üzerini kapatacak. Göbekli Tepe’deki ana kazı alanında, keşfedilme sıralarına göre alfabetik olarak adlandırılan (A-D ve G), ve MÖ 9700-8700 arasına tarihlendirilen erken Neolitik (Çanak Çömleksiz Neolitik A) yapılarından 5’i yer alıyor. İkinci korunak yapısının inşa edileceği, kuzeybatı kısımdaki çukur alan ise 2011 yılından beri kazıların odak noktası olmaya devam ediyor. Bu alanda yapılan çalışmalar, burada 2 veya 3 tane erken Neolitik yapısının daha ortaya

Aktüel Arkeoloji 101

K10-13 / K10-23 açmalarına ait görüntüde eğrisel, kuru duvar ile karakterize edilen olası kült yapısı görülüyor. © DAI, N. Becker, Göbekli Tepe Kazı Arşivi

çıkarılacağını gösteriyor. Bunlardan ikisi, (H ve I yapıları) 2014 ilkbahar sezonunda, Klaus Schmidt tarafından incelenmişti. 2014 sonbahar sezonundan beri bu alanda, çatının ayaklarını tutan küçük temel çukurlarında kazı çalışmalarına devam edildi. Ana kayaya ulaşılan temel çukurlarında yapılan kazılarda, MÖ 95008200 arasındaki bin yıllık süreçte biriken ve tepeyi oluşturan katmanlar incelendi. Arkeolojinin laparoskopik cerrahisi olarak adlandırabileceğimiz bu kazılar, Göbekli Tepe’nin karmaşık stratigrafisine ilişkin benzersiz bir anlayış sundu ve alanda daha önceden bilinmeyen diğer erken Neolitik yapılarının keşfine olanak sağladı. K10-13/K10-23 açmalarında 2014 sezonunda keşfedilen bu tür bir yapı, daha önceden bilinmeyen bir kült yapısının kesiti olarak yorumlanıyor. Kesitte çamur harcı ile bir arada tutulan, kuru duvar tekniği ile yapılmış eğrisel bir duvar görülüyor. Duvarın kalınlığı ve tipolojisi, ana kazı alanında daha önceden ortaya çıkarılan yapılara benzer bir yapıya işaret ediyor. Yapı, ayrıca, örneklerini ana kazı alanındaki B yapısı ile kuzeydoğu tepesinin tepe noktasında bulunan Aslanlı Yapıda (erken 102 Aktüel Arkeoloji

Çanak Çömleksiz Neolitik B, MÖ 8700-8200) gördüğümüz, üst üste gelen en az iki terrazzo tabanın varlığına ilişkin veriler sunuyor. Bu yeni yapıda yürütülen çalışmalarda, yapının kült amaçlı kullanımına ilişkin kanıtlar sunan, son derece ilginç buluntular ortaya çıkarıldı. Bunlar arasında, dolgu toprağı içerisinde bulunan kireçtaşı molozu, çakmaktaşı eserler ve hayvan kemiklerinin yanı sıra kireçtaşından yapılmış büyük bir protom (bir insan figürüne ait baş ve torso) yer alıyor. Çıkıntılı kaşlar ve buruna sahip protomun oldukça belirgin yüz hatları dikkati çekiyor. Her iki kolu da dirsekten bükülmüş olan heykelin sağ eli göğsün üzerinde, sol eli ise karnın üzerinde duruyor. K10-55 açmasında keşfedilen bir başka yapı ise yağmur suyunun toplandığı bir sarnıç olarak yorumlanıyor. Bitişik düzlükte oyulmuş diğer (daha küçük boyutlu) sarnıçların varlığı göz önünde bulundurulduğunda, bu tür yapıların Göbekli Tepe’de de ortaya çıkması bekleniyor. Klaus Schmidt tarafından keşfedilen, E yapısına doğrudan bitişik iki muhtemel sarnıç yapısının, özellikle birinin tabanına oyulmuş sunak göz önünde bulundurulduğunda, kült amaçlı kullanılmış ola-

bileceği düşünülüyor. Alanı çevreleyen düzlük üzerinde oyulmuş, karmaşık bir kanallar ağının varlığına ilişkin veriler, yağmur sularının bu kanallar aracılığı ile su depolama araçlarına yönlendirilmiş olabileceğini gösteriyor.

tırma ve koruma çalışmaları ile birlikte bu yeni keşiflerin yer alacağı yayınlar, ekibin gelecek aylardaki en önemli çalışma planları arasında yer alıyor. Göbekli Tepe ekibi olarak bu eşsiz ve gizemli alandaki çalışmalarımızın ve ortaklığımızın devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.

Ziyaretçi Altyapısı da Geliştirildi

Göbekli Tepe’deki son gelişmeler ile birlikte, Şanlıurfa’da Haleplibahçe Müze kompleksinin açılışı da gerçekleşti. 200.000 metrekarelik bir alanı kaplayan müze kompleksinde, Paleolitik Çağdan İslami Döneme kadar yaklaşık 10.000 eser sergileniyor.

Arkeolojik kazı çalışmalarına ek olarak, geçtiğimiz aylarda Göbekli Tepe’deki ziyaretçi altyapısının geliştirilmesine yönelik çalışmalar da başlatıldı. Bu çalışmalar arasında alanın girişine inşa edilecek bir ziyaretçi merkezi, yeni bir otopark, ahşap ziyaretçi yolu ve turistleri ziyaretçi merkezinden alana taşıyacak bir araç hizmeti için platformların oluşturulması yer alıyor.

Şanlıurfa Müzesi Göbekli Tepe’deki son gelişmeler ile birlikte, Şanlıurfa’da Haleplibahçe Müze kompleksinin açılışı da gerçekleşti. 200.000 metrekarelik bir alanı kaplayan müze kompleksinde, Paleolitik Çağdan İslami Döneme kadar yaklaşık 10.000 eser sergileniyor. Müze kompleksi ayrıca bir arkeopark ve ayrı bir mozaik müzesine yer veriyor. Müze içerisinde, gerçeğini alanda ziyaret edebileceğimiz, Göbekli Tepe’nin E yapısının gerçek boyutlu bir kopyası bulunuyor. Göbekli Tepe’de Klaus Schmidt tarafından ortaya çıkarılan çok sayıda buluntu ve heykelin yanı sıra, Balıklı Göl yakınındaki Yeni Mahalle’de yol yapım çalışması sırasında keşfedilen ünlü ‘Urfa adamı’ heykeli de müzede sergileniyor. Neolitik Dönem buluntularının bir diğer odak noktasını ise Atatürk Barajı sularının altında kalan Nevalı Çori yerleşmesinde ortaya çıkarılan ve erken Çanak Çömleksiz Neolitik B’ye tarihlenen kült yapısı oluşturuyor.

Göbekli Tepe’nin genel görünüşü

Son Olarak Göbekli Tepe’de 2014 sonbaharından beri devam eden küçük ölçekli kazıların son sonuçlarını sunmak bir yana, yeni keşfedilen buluntulardan çıkabilecek olası sonuçlar üzerine yorum yapmak için bile henüz çok erken. Alanda yapılan sağlamlaşAktüel Arkeoloji 103

104 Aktüel Arkeoloji

AA 46 Kapak 5.indd 3

6/19/15 6:48 PM

AA 46 Kapak 5.indd 4

6/19/15 6:48 PM